Yaşamak Nedir Ya! | Tamer Dursun
Nereye Gidiyorsun?
-Burnumun dikine…
***
Biz ne çekmişsek, faşistinden, yobazından çok kendi içimizdeki densizlerden çekmişizdir. Özellikle de, şu sosyal medya icat olduğundan beri mertlik tınne!
Yıllar önce, Beyoğlu’nda yapacağım bir imza günü öncesi, sayfamda “Dostlarım, yakında imza günüm var. Birkaç gün Beyoğlu’nda bir otelde kalacağım. O taraflarda olup da görüşmek isteyenler olursa, seve seve…” diye bir şeyler paylaşmıştım. Bir baktım, abinin biri yememiş, içmemiş, gelmiş, paylaşımın altına “Vayy, şairim diyorsun ama otellerde kalıyorsun.” diye yorum yazmış. Önce, “Acaba ben mi yanlış okudum?.” deyip, yorumu tekrar okudum.
Yok, vallahi, ağabey tamamen anladığım gibi yazmıştı.
Yani abiye göre, şairin parkta bir bankın üstünde ya da LC Waikiki dükkânın önündeki basamaklarda gecelemesi daha uygundu.
“Otel nedir ya!”
Sonracıma, geçenlerde de bir ara, yanımda Aysel’in de olduğu bir fotoğraf paylaşmıştım. Arkamızda da arabamız var. Daha sonra bir baktım, bir tanesi fotoğrafın altında “Şairin jipi olmaz. Jipi varsa da şair değildir.” diye atarlanmış.
Tabi, elbette, haliyle, nitekim, son tahlilde, şairin arabası, jipi falan olamaz. Solcunun olsa olsa, el arabası olur, oyuncak arabası olur, bebek arabası olur ama jipi olmaz!
“Jip nedir ya!”
Hatta bu kadar da yetmez. şairin, yazarın, sanatçının, akademisyenin, solcunun, işçinin, köylünün, üretenin evi de olmamalı. Kiradaysa, eşyası olmamalı. Tatil yapmamalı. Gülmemeli, sevinmemeli, şımarmamalı, halay çekmemeli, göbek atmamalı, balık ekmek yememeli, eşiyle el ele gezmemeli, alkol almamalı, aşık olmamalı, üzülmemeli, yıkılmamalı, özlememeli, hata yapmamalı, düşmemeli, kalkmamalı, çocukluk etmemeli, tembellik yapmamalı. Kısacası yaşamamalı!
“Yaşamak nedir ya!”
Kıyafetlerime özen gösteririm.
Takılarım vardır. Sonra, şapkalarım, saatlerim, eldivenlerim, çantalarım… Temiz ve şık giyinmeyi severim.
Her seferinde Marx, Engels ve Lenin’in yanyana oldukları o meşhur fotoğraf gözümün önüne gelir. Üçü de çok bakımlı ve şıktır. Kravat, beyaz gömlek, ceket. Saçlar sakallar taralı.
Ama kime ne anlatıyoruz ki?
Baktım biri buna da takmış. “Herifin giydiklerine bakın. Hergün başka kıyafet.”
Haklı.
Yazarın, çizerin, sosyalistin, komünistin yaprak neyine yetmiyor!
Bir tane öne, bir tane arkaya.
Elimizde de bir erik dalı.
“Erik dalı gevrektir.”
Bu kadar işte…
“Kıyafet nedir ya!”
Bir kadın yoldaşım var. Yılları hastanede, hasta çocuğunun başında geçti. Bir gece, beş gece falan demiyorum dostlar, yıllar!
İşte bu yoldaşım, arada bir de sosyal medyada oğluyla birlikte hastane günlerini paylaşırdı. Bütün zorluklara ve yorgunluklara rağmen anne, paylaşılan o fotoğraflarda hep bakımlı olurdu. Saçlar taranmış, makyaj yapılmış, dudağın kenarında umut dolu bir tebessüm… Birileri, bu kadına da demediklerini bırakmadı. Vay efendim hiç hasta bir çocuğun annesi böyle bakımlı olurmuymuş?! Eee, nasıl olmalıydı peki? Perperişan, acınacak halde, umutsuz, mutsuz, düşsüz, gülüşsüz, öyle mi?!
Oysa, o bakımlı haller, o güzel kıyafetler, o duruş, o kadın için bir terapi yöntemiydi ve ölüm ile yaşam arasında olan oğluna destek olabilmek, yanında durabilmek ve düşmemek için kendine bakıyordu, kendini güzelleştiriyordu. Yaşamadıkları acıları, çekmedikleri dertleri eleştiriyorlar, yerden yere vuruyorlar. Birinin yüzü gülmeye görsün, biri sevinçli bir haberle gelmeye, bir başarıyı paylaşmaya görsün, insanı doğduğuna pişman ediyorlar.
“Umut etmek nedir ya!”
Bir yandan halka güzel yarınlar müjdelerken, diğer yandan onu en kötü yaşamlara layık görenlerle yaşamak zor iş be usta.
Ama şunu bilir, şunu söylerim dostlar,
Yaşayın.
Bildiğiniz, inandığınız gibi yaşayın.
Yanlış da olsa, kimseye bir zararınız yoksa, yolunuzu gidin, yolunuzdan dönmeyin. Yalnız kalsanız da biat etmeyin, diz çökmeyin, aman dilemeyin. En güzel doğru sizin doğrunuzdur.
Yaşayın.
Yüreğinizin sesini dinleyerek yaşayın.
Boş verin el alemi, boşu beleşi.
Varsa imkânınız, makyajınızı yapın, takın takıştırın, en güzel kıyafetlerinizi giyin. Ağzınızda en umutlu şarkılar, kalbinizde umut, inanç, sevgi, sabır, kavga, direniş. Yaşınıza başınıza bakmayın. Canınız bağlama mı, gitar mı, keman mı çalmak istiyor? Dans mı öğrenmek istiyorsunuz? Alıp çantanızı, bilmediğiniz yerlere mi gitmek istiyorsunuz? Aşık mı olacaksınız, sevişecek misiniz yoksa birinin omuzunda ağlayacak mısınız? Neyi bekliyorsunuz, kimi bekliyorsunuz? Uçurtma uçurun, topaç çevirin, maç edin, ip atlayın, hayal kurun, ağız dolusu gülün. Sonra çimenlere uzanın, gökyüzünü seyredin, sebepsiz arayın sevdiklerinizi, onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Vurun kendinizi yollara, tanımadığınız insanlarla selamlaşın, esnafa hal hatır sorun, çocuklarla evcilik oyunları oynayın. Ceketiniz kırmızıymış, ayakkabınız pahalıymış, eteğiniz mini, saçınız sarıymış, kime ne ne!
“Kadınsın yakışmaz.”
“Erkeksin, seni bozar.”
“Şairsin, olmaz öyle.”
“Yaşlandın, bırak artık bu işleri.”
“Oyuncusun sen. Sonra el alem ne der?”
“Hiç yazara yakışıyor mu böyle şeyler?”
“Hanım hanımcık ol biraz.”
“Milleti kendine güldürme.”
Kendileri cesur değiller. Onlarda mücadele edecek, bedel ödeyecek ve direnecek bilek yok, yürek yok. Bu yüzden, sizler de yapmayın istiyorlar, sizler de onlara benzeyin, sizler de korkun, sinin, saklanın, onlar gibi diz çökün istiyorlar. Sizler bedellerini fazlasıyla ödediğiniz o hayatlarınızın sahibisiniz. O hayatlar sizin, onların değil. Yaşayın gitsin, babasını satayım!
Tamam, belki zorluklar çekeceğiz, dışlanacağız, kabul görmeyeceğiz, horlanacağız, yalnızlaşacağız ama başkalarının kurguladığı hayatların figüranları olmaktansa, kendi tek başınalığımızın senaristi, oyuncusu ve yönetmeni olmak daha onurluca, daha insanca değil mi? Yaşayalım gitsin, babasını satayım!
***
Meselâ, pahalı değil ama kaliteli yaşarım ben.
Mesela, her şeyi alıp giymem, her önüme gelen mekanda oturup yemem.
Kullandığım el sabunu, taktığım saat, okuduğum kitap.
Kaliteli olsun isterim, evime giren peynir, oturduğum koltuk, başımı koyduğum yastık.
Hele de insanlar.
Selam verdiklerim, selamını aldıklarım,
Birlikte güldüklerim, beraber ağladıklarım.
Sonra, kavgada yanımda duran,
Benimle barikatta direnen,
Omuzu omuzuma, yüreği yüreğime değen kaliteli olsun isterim.
Sevgide kalite, eylemde kalite, direnişte kalite…
Aşkın en kaliteli halini severim.
At hırsızlarından ve mezar soyuculardan oluşan kalabalıklar beni mutlu etmez. Aksine üzülürüm, kendime kızarım.
Yaşamaksa, kaliteli olsun.
Ölümse, kaliteli olsun.
Arada bir yol haritamı soranlar oluyor.
Kısa ve net cevaplıyorum.
“Burnumum diki.”
Evet, benim yol haritam, burnumun diki.
Ve gideceğiniz en doğru yoldur burnunuzun diki.
O değil de, şimdi bunlar şu “burnumun diki”mevzusuna da bir kulp bulurlar.
“Şair burnunun dikine gitmez. Gidiyorsa da şair değildir.”
“Burnunun diki nedir ya!”
***
Gülüşünüz birilerine batıyor olabilir. Olsun, siz yine de işinizi yarım bırakmayın ve batan kısmı iyice dibine kadar sokun.
***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle…
#tamerdursun