Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 33 °C
Az Bulutlu

Ayşe Kaygusuz Şimşek ile Şiir ve Edebiyat Üzerine Söyleşi | Nisa Leyla

Ayşe Kaygusuz Şimşek ile Şiir ve Edebiyat Üzerine Söyleşi | Nisa Leyla

-Sevgili Ayşe Kaygusuz Şimşek, bize kendini tanıtır mısın? Ayşe Kaygusuz kimdir? Nerede doğmuş, nerede yetişmiştir? Edebiyat ile ilk yakınlaşma nasıl başlamıştır?

-İnsan kendini nasıl tanıtır ki? Ahmet’ten olma, Esme’den doğma derler ya hani… Zile Çayır köyde dünyaya gelmişim. Ben henüz daha yaşımı doldurmadan Turhal’a taşınmış ailem. Babam orada Turhal Şeker Fabrikasına kampanya işçisi olarak işe başlamış. Beş çocuklu işçi bir ailenin ilkiyim. Ben de ilkokulu, ortaokulu Turhal’da okudum. Okumayı çok istememe rağmen 1980 askeri darbesiyle okul hayatım sona erdi ve 81’de evlendim. Çocuk denecek yaştaydım. Yolu, suyu, elektriği olmayan bir köye gelin gittim. Dört yıl sonra yol yapıldı, elektrik, su da geldi ama ben dört yıl gaz lambası parlattım her akşam. Hekilerle köy pınarından su taşıdım. Kabalık bir aileydi ama kocam dünyanın en iyi insanlarından biriydi ve bana âşıktı, yani karşılıklı bir aşk. Aşk zamanla sevgiye hatta dostluğa dönüştü. Birbirimizin özelini dinleyebiliyorduk. Sevgi bütün zorlukların üstesinden geliyordu. 13 yıl sonra Turhal’a taşındık. Ben de 19 yıl aradan sonra açık öğretim lisesine başladım. Okumak bir ukde kalmıştı içimde. Bu arada iki erkek bir kız, üç çocuğum olmuştu. Kocam uzun yol otobüs şoförüydü. Göçler, iflaslar derken Turhal’da 10 yıl geçti ve orada eşimi henüz kırk iki yaşındayken kalp krizinden kaybettim. Yaklaşık elli gün sonra Ankara’ya taşındım. Ben bütün acılarıma, zorlara, sorumluluklarıma ve sorunlarıma karşın okuma açlığımı durduramıyordum. Aa bir de baktım Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi olmuşum. Lisans diplomamı aldıktan sonra arkasından aynı üniversitenin Adalet Bölümünü de bitirdim. Okumaya doymuyordum ve yüksek lisans yani doktora için Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi başvurumu kabul etti. Ancak annemin Gebze’de yoğun bakımda olması dolayısıyla, ön kayıt yaptırmış olmama rağmen kesin kayıt yaptıramadım. Yine de AÜ. DTCF Halk Bilimi Bölümü’nde dört dönem derslere misafir öğrenci olarak katıldım.

Yazmaya gelince, köyde parlattığım gaz lambasının ışığında günlükler tutmaya başlamıştım. Bazen sadece tarihi not ederken, bazen de düşüncelerimi, duygularımı yazıyordum. Akşamları eşimle masa üstünde sessiz, sadece yazarak oyun oynuyorduk. Ben söyleyeceğimi yazıp kâğıdı ona sürüklüyordum, o yazıp bana sürüklüyordu. Eşim yazmamdan içten içe yine sessiz bir mutluluk duyuyordu ve daha sonraları şoförlük yaptığında her gittiği ilden bana ince uçlu, akışkan yazan, parmağımı yormayan kalemler getirmeye başladı… Onu kaybettiğimde ise artık acıyı taşıyamıyordum ve öyküler yazmaya başlamıştım. Evimde ise küçük bir kütüphane kurmuş, çok değerli kitaplar edinmiştim.

Bu arada gece sabaha kadar evimde bazlama, gözleme, yufka, erişte yapıyor, sabah da Sıhhiye’de Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü’nün önünde satıyor, çocuklarımın maddi ihtiyaçlarını karşılıyordum.

-Çok alanlı çalışmalarınız var, şiirden denemeye, öyküden dergiciliğe kadar. Bunu neye bağlıyorsunuz?

-İnsan bir kere farkındalık kazandı mı hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Yolda yürürken bile çoğu insanın görmediğini görüyor, hissetmediğini hissediyor, duyguları daha bir yoğun yaşıyorsunuz. Yüzünüze vuran rüzgârı ya da güneşin ılık ısısını, insanların yüzündeki gölgeyi, hüznü, yorgunluğu görüyor anlamaya çalışıyorsunuz. Bir tabloya bakarken ressamın fırça darbelerini ya da yumuşak dokunuşlarını, renk kullanımını ayırt edebiliyorsunuz. Yazan bir insan müziğe, sinemaya, resme karşı daha bir duyarlı oluyor. Yani hiçbir şey birbirinden bağımsız değil. Kaldı ki şiir de, deneme de, öykü de edebiyatın içinde birer dal. Yolda yürürken ya da şarkı dinlerken bir imge düşüveriyor belleğinize. Bir dize sıralanıyor dilinizin ucunda. Ee, ben öykü yazıyorum, seni düşünemem, ben şiir yazamam mı diyeceğiz. Bir olay yaşıyorsun, aradan zaman geçiyor, onu enine boyuna düşünüyorsun. Yaşarken görmediğin, fark etmediğin, edemediğin olumlu, olumsuz her yönünü, en ince detayına kadar görmeye başlıyorsun. Yani o konu da bir deneyimin, söyleyecek sözün oluşuyor. Ben şiir yazıyorum bunu yazamam mı diyeceksin? Ve insan yazdıkça çoğalıyor, yeni kapılar açıyor… onun için öykü, şiir, deneme hiç biri de birbirinden bağımsız değil.

Gelelim dergiye;  yıllar önce yazdığım “Anadolu Dergiciliği ve Ekin Sanat” başlıklı yazımdan kısa bir alıntı yapmak istiyorum.

 “Dergi; tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi, coğrafyayı, şahsiyetleri, kaideleri içinde barındıran ve ileriye taşıyan yazılı bir arşivdir.

Edebiyat dergiciliği, edebi sanatın söz, güzellik ve estetik değerleriyle, duygu, düşünce, fikir ve hayallerin yazı ile anlatımıdır.

Türk Edebiyatı, edebiyat dergilerine yaslanarak yükselir. Oradan büyür.

Anadolu Dergileri, kültürümüzün, edebiyatımızın kılcal damarlarıdır.

Dergiler edebiyatın nabzını tutar.”

Durum bu olunca, derginin içinde olmak benim için bir üniversite gibiydi. Aynı zamanda, hangi konuda kim nerede, ne yazıyor, nasıl yazıyor? Nasıl bir karşılık buluyor? Dil nedir, önemli midir? Yazın dilinin önemi nedir, gibi daha birçok soru ve cevabı içinde barındıran bir yolculuk derginin içinde olmak.

Sonuç olarak, sorunun cevabı okuma ve öğrenme açlığına bağlı çok yönlü bir çalışma…

 

-Bu edebiyat, şiir, deneme ve dergicilik… Bir zorunlulukla karşı karşıya kalsanız ve birini seçmek zorunda bırakılsaydınız ne yapardınız?

-Biraz önce söylediğim gibi hiç biri birbirinden bağımsız olmadığı gibi, her biri de benim birer düşüncem, duygum, yaratışım yani bana ait birer parçam, hiç birinden de vazgeçemem. Vazgeçtiğim gün yok olurum! Nefessiz kalır, kangren olmuş bir elma gibi çürürüm!

Ancak neyi daha iyi ifade edebiliyorum, dili hangisinde daha iyi kullanabiliyorum, bu zamanla biraz daha öne çıkabilir.

 

-Şimdilerde metropol hayattan uzakta, kırsalda yaşıyor olduğunuzu biliyorum. Bu sizi ve edebiyatınızı nasıl etkiliyor, neler hissediyorsunuz?

-Elbette çok etkiliyor. Yıllarca metropol bir kentte yaşamış, sosyal aktiviteler ve edebiyat alanında çeşitli etkinlikler içinde olmuş, hatta beş yıl boyunca düzenli olarak, her cumartesi etkinlik düzenlemiş, okuma açlığıyla doymak bilmeyen bir okuma içinde olmuş biri olarak tabii ki çok zor. Ama anne olmak yazarlığımızdan, şairliğimizden önde geliyor. Analık duygularımız, dürtülerimiz çok daha baskın. Büyük oğlum büyük bir kaza geçirince sol kolun dirseği donduruldu, sabitlendi yani dirsek iptal oldu. Kol kısaldı, inceldi, oğlum ölümden döndü. Bu büyük bir acıydı! Kendi çocuğunun yarasını saramayan ana, başka çocukların, başka insanların, hayvanların yarasını sarabilir mi? Biz ki bir canlı sızlansa içimiz parçalanıyor ve nasıl yardımcı olacağımızı şaşırıyoruz, neler yapabilirimin içinde…

İşte 30 yıl sonra köye dönüşüm, kazadan sonra oğluma sağ selamet kavuşunca önce kolunu iyileştirdik. Birçok ameliyat ve uzun yıllar hastane süreci içinde… Canı sağ olan bu kez hayatta kalabilme derdine düşüyor. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi yeme, içme, barınma vs. bunun içinde çalışmak lazım değil mi? Biz de oğluma iş amaçlı gittik köy. Köy de bana çok yabancı değil, köy kökenli olmama rağmen, evlendikten sonra da 10 yılın üzerinde köy yaşamım oldu. Bu da benim tecrübem olmuş oldu. Eski yıkık dökük ahşap evi ve ahırımızı elden geçirdikten sonra önce koyun, kuzu ile başladık işe. Sonrasında inek, dana derken büyükbaşa çevirdik işi. Şimdilerde üretim halindeyiz, her şeyin doğal olduğu bir dünya…

Yazın alanıma gelince, yeni yeni öyküler biriktiriyorum o doğallığın ve doğanın içinde. Tabii ki bu yaşamın bir kazanımı olacak benim için ve bir gün insanlar okuyacak unutulup giden değerlerimizi, doğayı, insan ilişkilerini, kırsal da yaşamı, hayvan deyip geçtiğimiz canlıları…

20 yılı aşkın edebiyata verdiğim emeği sekteye uğratmamak için elimden gelen çabayı da gösteriyorum ayrıca.

 

-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz? Bizi hangi çalışmalarınız bekliyor?

-İnsanın kazanımları asla kaybolmuyor, yeter ki kendimize bir şeyler katalım. 20 yılı aşkın edebiyattın, dergilerin içindeyim dedim ya bir önceki sorunuzda, işte 20 yıldır kâh yazdıklarımla, kâh edebiyatçılara, yazarlara, şairlere katkıda bulunuyor, söyleşilerle, kitap tanıtımlarıyla, onları okuyup yazarak emek veriyorum. Bunu yaparken, yazdıklarım da dahil hiçbir maddi beklentim olmadı, olması da mümkün değil.

Ayşe Kaygusuz Şimşek
Ayşe Kaygusuz Şimşek Kimdir? Tokat’ın Zile ilçesinin Çayır Köyü’nde doğdum. Babam, Turhal Şeker Fabrikası’nda işe başlayınca ailem ile Turhal’a yerleştim. İlkokulu ve ortaokulu burada okudum. 1980 Askeri Darbesi olunca okul hayatım bitti. 1981’de görücü usulüyle evlenip, Artova’nın Tanyeli Köyü’ne gelin gittim. Yolu, suyu, elektriği olmayan bir köydü. On üç yıl orada yaşadım, çiftçilik ve besicilik yaptım aile ile birlikte. Evlendiğim ilk yıldan itibaren günlük tutmaya orada başladım. Evliliğimden iki oğlum bir kızım oldu. 1995’in Ağustos ayında, eşinim işi dolayısıyla Turhal’a yerleştik. 1999’da, Tokat’ta Açık Öğretim Lisesi’ne kaydoldum. Ben henüz liseyi bitiremeden, Aralık 2002 içinde eşim hayata gözlerini kapattı. Uzun yol şoförüydü, kalp krizi geçirdi… O dönemde evli olan oğlum Turhal’da kaldı, diğer iki çocuğumla 2003’ün Şubat ayında Ankara’ya taşındım. Üç ay kadar halamızın yanında kaldık. Hem liseye devam ettim, hem de hayatımı kazanmaya çalıştım. Önceleri, Hüseyin Gazi’nin tarlalarından, bahçelerinden zerzavat toplayıp pazarlarda sattım. Unlu mamuller üretip satarak hayatımı kazandım. Bazlama, gözleme yapardı halam, ben de ona yardım ediyordum. Üç ay sonra kiraya çıktım. Kendim bazlama, gözleme, yufka, erişte, tarhana yapmaya başladım. Altı yıl sürdü bu işim. Lise eğitimimi 2003’te tamamladım. Üniversite de okumak istiyordum, ama bu hemen olamadı. Birgün gazetesinden Ali Rıza Cihan Abim gazetelerin üniversiteye hazırlık sorularını biriktiriyor, ben de üç günde bi gidip alıyordum onları. O soruları çözerek hazırlandım sınava. 2006’da, Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstüri İlişkiler Bölümü’ne başladım. İkinci sınıftan sonra beş yıl ara verdim. 2015’te tekrar geri döndüm ve 2018 güz dönemi mezunları arasında yer aldım. Şimdi yüksek lisansa başvuru yaptım ve ikinci üniversite için ön kayıt yaptırdım. Dört torunum var ve yaşantımı Ankara’da devam ettirmekteyim.
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.