Arafta Kalan Vedalar Acıtır | Tülin Özkul
Dünyayı Daha İyimser Gören, Hesapsızca Sever…
Hayat dediğimiz şey sadece biriktirdiğimiz güzel günlerden ibaret değil; ne yazık ki arkamızda bıraktığımız vedalar da bizi biz yapıyor. Zaman akıp giderken, geçtiğimiz yollarda ruhumuzdan bir şeyleri bırakıp ilerlemek zorunda kalıyoruz. Bazı ayrılıklar vardır ki sadece bir dönemin kapanması değildir; canınızdan bir parçayı o zaman da o insanda, o evde ya da o eski günlerde bırakıp gitmektir.
Zihin mecburen kabullenir, zaman akar, takvimler eskir, hayat akan ritmiyle bizi avutmaya devam eder… Fakat o ilk kopuş anı, kalbin tam ortasında zarif ama son derece derin bir sızı olarak kalır. Ne tamamen yok sayabiliriz onu ne de göğsümüzden söküp atabiliriz. Bedenimiz koşuşturmacanın içinde ayakta kalmaya çalışırken, ruhumuz o vedanın bıraktığı hüzünle yaşamayı öğrenir.
Bazen bu acı, hayatınızdaki en sağlam dayanağın; ellerinizin arasından kayıp giden babanızın gidişiyle düşer ömrünüze. Bir sabah uyanırsınız; askıdaki hırkasının kokusunda, masadaki bir kol saatinde ararsınız o güven veren varlığı. Kalpte açılan o devasa boşluk geçen yıllara rağmen dolmaz. Baba diye seslenir diliniz, yutkunur içiniz. Artık gelemeyeceğini bildiğiniz bir araftasınızdır. Kapı çalsa da gelse, bir rüzgâr esse de varlığını hissetsem dediğiniz çaresiz anların tam ortasında kalırsınız.
Bazen de hâlâ severken bir sevdaya veda etmek zorunda kalmaktır ayrılık. Biten, tükenen bağları koparmak insanı hafifletir belki; fakat kalbiniz hâlâ onun ritmiyle çarparken yolları ayırmak, çaresizliğin en sessiz kabulüdür. Bir zamanlar gözünün içine baktığınız, her mimiğini ezberlediğiniz o insanın artık hayatınızda sıradan bir “yabancıya” dönüşmesidir insanı asıl yaralayan. Dününüze ortak olan birinin yarınlarınızda hiç olmayacağını bilmek; yaşayan bir hafızayı kendi ellerinizle zihninizde susturmaya çalışmaktır.
Bazen de yolumuzu, sırtımızı yasladığımız, aynı çocukluğa ya da aynı gençliğe uyandığımız bir dosttan bir kardeşten ayırmak vurur içimizi. Düşmanlığa dönüşmeyen ama artık aynı hizada duramayan yolların sessizce çatallanmasıdır bu. Kelimeler azalır, paylaşılan kahkahalar geçmişin tozlu sayfalarına çekilir. Bir zamanlar tek bir bakışınızdan içinizi okuyan o insanın; artık hayatınızdaki gelişmeleri uzaktan, bir yabancı gibi izlemesi kalbe ince bir sızı bırakır. Zaman, dostluğun üzerini örterken; insan o ortak geçmişin ve kaybolan bağların yasını tek başına tutar.
Ve yaşadığımız mekânlar…
Evler, odalar…
İnsanlar gibi onlar da yavaşça terk eder bizi. Rüyalarınızı süsleyen çocukluk eviniz, mutfaktan yayılan o sıcak koku, salonu dolduran gün ışığı, dut ağaçlarının altında gölgelenen o dingin bahçe… Dış dünyadan koruyan, o krallığınız olan ilk sığınağınız… Başkasının anahtarıyla açılan o kapıyı son kez kapatıp gitmek, bir binayı geride bırakmaktan öte, çocukluğunuzun masumiyetine veda etmektir.
Ve bazı vedalar vardır ki insanı tam ortasından yakar…
Hayatınızın en güzel anlarına tanık olan; boynunuzdan ve ayakucunuzdan bir an olsun ayrılmayan minik bir candan, elim bir kaza sonucu istemeden de olsa kopmaktır… Bir kedinin son kez yumduğu gözlerle geride bıraktığı o koca, sağır edici sessizliktir ayrılığın en ağır hali.
Tüm bu dışsal kayıpların arasında belki de en görünmezi, en ağırı; insanın kendi eski haline veda etmesidir. Hayatın getirdiği kırgınlıklar ve zamansız kayıplar bizi yavaş yavaş dönüştürür. Dünyayı daha iyimser gören, hesapsızca seven o incinmemiş halimizi geride bırakırız. İçimizde daha temkinli bir “ben” doğarken, eskinin cenazesini tek başımıza kaldırırız. Olgunlaşmanın yükünü sırtlanırken, eski halimizin sıcaklığına veda etmek ruhumuzu derinden sarsar.
Kabul etmek gerekir ki, bazı vedalar gerçekten can yakar. Bıçak kesiği gibi görünmez ama son derece derindirler. Ancak unutmamak gerekir ki; eksilmek de bu yolculuğun doğasında vardır. İşte bu yüzden, vedaların bıraktığı acı tortulara gömülüp kalmak yerine “merhaba”nın yenileyici gücüne inanmalıdır insan.
Bazen eksilmek, ruhumuzu arındırıp daha saf ve güçlü bir biçimde yeniden kendimizi bulmanın tek yoludur. Hayat; vedalarla eksildiğimiz, yeni başlangıçlarla çoğaldığımız buruk ama büyülü bir yolculuktur. Ve en nihayetinde, yaşadığımız tüm bu derin tecrübeler; bizden sonraki nesillere daha bilge, daha tamamlanmış ve kendi versiyonunun çok daha iyisini bırakabilmek içindir.
TÜLİN ÖZKUL 2026 TEMMUZ YAZ
……..