Dervişin S/Özü | Tamer Dursun
Söylemezler ama her ihtiyar akşam yatağa girerken hayatla vedalaşır.
Yan odada uyuyan çocuklarıyla, torunlarıyla, sevdikleriyle hatta odasındaki masayla, sandalyeyle, ilaç kutuları ve bardaktaki suyla bile vedalaşır. Üstüne çeker yorganı, yorganla vedalaşır. Başını koyar yastığa, yastıkla vedalaşır. Gecenin sonunda bir daha uyanmamak vardır, hayatla vedalaşır.
***
Bir gün babaannemle sohbet ederken, “Ben şimdi ölüversem, inek de ortalıkta kalacak. Kim bakacak ona?” dedi.
Babaanneme baktım.
Babaannemin yüz çizgilerine, titreyen dudaklarına ve buğulanan gözlerine baktım. “Ben şimdi ölüversem, inek de ortalıkta kalacak. Kim bakacak ona?..”
Babaannemin eli öpülesi vicdanına baktım ve o anda üşüdüğümü hissettim. Bir şeyler kazanalım, bir şeyler kazanalım da, bizi adam yerine koysunlar diye ne çok şey kaybetmişiz şu dünyada, ne çok geç kalmışız hayallerimize, sevdiklerimize, kendimize.
Eski insanlar kapılarındaki köpeğin, ahırdaki koyunun, kuzunun derdini bile kendilerine dert edinirlerdi. Şimdi öyle mi? Yanımızda insanlar ağlasa, hepimiz başımızı öte yana çeviriyoruz.
***
Oysa umut etmek ağır işçilikti
Ve herkes kendi yüreğinin kaçak işçisiydi.
Sigortasız, parasız, gün görmemiş.
Üst baş sırılsıklam acı.
***
Kolsuz oyuncak bebek…
Tekerleksiz oyuncak araba…
Kalemin ucu kırık…
Çorap delinmiş…
Buzdolabında küflü yemek…
Pantolon lekeli…
Kapı zili bozuk…
Anne hüzünlü…
Baba yok…
Mezar yeri, hastane odası ya da hapishane koğuşu gibi insanlar var etrafımızda. Ya öldürüyorlar bizi, ya süründürüyorlar ya da hapsediyorlar. Bedelsiz sevemiyor ve sevilemiyor insan. Her defasında elimizi, kolumuzu, kellemizi ya da yüreğimizi diyet diye kesip bırakıyoruz.
***
Çok söze gerek yok. Kadınları alıp, delik deşik hayatlara yama yapıyorlar.
***
Birgün beş yıldızlı bir otelin terasında iki çocuklu bir aile gördüm.
Çocuklar yerleri yiyecek artıklarıyla pisletmişlerdi ve baba orayı temizleyen Kürt delikanlısından, en mahçup haliyle “Kusura bakma kardeş, bizim yaramazlar ortalığı kirlettiler.” diye özür diliyordu. O sırada delikanlının verdiği cevap içime mızrak gibi saplandı. “Rica ederim abe. Siz kirleteceksiniz, biz temizleyecez.”
Parası olanlar kirletecekler,
Bizler temizleyeceğiz!
Bütün hikâye işte bu Kürt delikanlısının ettiği sözde gizliydi.
“Düzenin pisliğini temizlemek bize düştü abe.”
***
Beşiktaş’da, adını hatırlayamadığım bir sokakta imza günüm vardı.
İmza gününden birkaç gün önce bir mesaj göndermişti.
“Tamer, ben bu sıralar dışarıya çıkamıyorum, korkularım var. Bu yüzden imza gününe katılamayacağım, kusura bakma.”
Ben de “Önemli değil, önce senin sağlığın. N’olur kendine dikkat et.” demiştim.
Sonra Almanya’dan kalkıp, Beşiktaş’daki imza gününe geldim. Çok güzel bir hava vardı ve insanların ilgisi beklediğimin çok üstündeydi. Ben masada kitaplarımı imzalarken, bir kadın “Lütfen bunu da benim için imzalar mısın?” diye sordu.
Başımı kaldırdım ve öyle kalakaldım.
Sevda Ferdağ, insanın aklını başından alan gülümsemesiyle karşımda duruyordu.
Sarıldık.
Tedirgindi, etrafımızdan akıp giden insanlara bakıyordu.
“Çok zor oldu be Tamer ama dayanamadım, çıktım geldim.” dedi.
“Hoş geldin…İyi ki geldin…Beni çok mutlu ettin….”
Burnu havada gezen bir sürü “büyük” abi ve ablaların aksine, öyle mütevazi, öyle içten ve sevgi doluydu ki…
Uzun zamandır evine kapanmıştı, insanlardan uzak, kendi dünyasında, sessizce bir yaşamın kıyısında, bütün vaktini yalnızlığın ve huzurun koynunda geçiriyordu.
Arada bir, en fazla, evinin yakınlarındaki bir kafeye takıldığından bahsetti. Görülmek istemiyordu sanki. Sanki insanlar yoruyordu onu.
Ve yaklaşık yüzelli filmden sonra, o yılların eskitemediği şahane kadının, sinema emekçisinin tek başınalığa açılan kapısı…
Yıllar bir nefeste akıp gitmiş.
Kalabalıklar dağılmış, alkışlar susmuş, perdeler kapanmış.
Her şey Attîla İlhan’ın dizeleri gibi.
“Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.”
Sevda ile imza gününden sonra yine görüştük. “Çıkamam” demesine rağmen binbir rica ile Cihangir’de yaşadığı sokaktan aldım ve bir arkadaşın evine misafir olduk.
Belki de uzun zaman sonra bu kadar neşeliydi.
Anlattıklarımıza kahkahalarla gülüyor ve ben hayranlıkla, onun yüzünden havalanan milyonlarca kelebeğe bakıyordum.
“Ah!” dedim içimden, sadece ciğerime sapladığım bir “Ah!”
Sakın sıradan bir “Ah” deyip geçmeyin lütfen.
Ben o akşam o iki harfe ömrümü yükledim.
Eve dönerken de neşesi devam ediyordu ve merakla, camdan dışarıya bakıyordu.
Sokak lambaları, insanlar, arabalar, seyyar satıcılar, yağmurun altında dans eden, eğlenen gençler, evsizler, sokak köpekleri, gecenin en mavi saatleri…
O geceden sonra Sevda Ferdağ’ı bir daha göremedim.
17 Şubat günü bir arkadaşım aradı sabah. “Sevda Ferdağ aramızdan ayrılmış.” dedi.
Benim de bir şey demem gerekiyordu ama ne diyecektim, nasıl diyecektim, bilemedim.
Sadece “Devri daim olsun.” diyebildim ve telefonu kapattım.
İnsanın sevdiği ölmez ki.
Vallahi de billahi de ölmez.
***
Sevmeyi unutalı çok oldu. Doktorların çok sık dile getirdiği “Kalp yetmezliği” böyle bir şey mi acaba?!
***
Gecenin dibi.
Uyku tutmamış yine.
Çocukların odasına gidiyorum.
Ekin’in yorganı düşmüş yere.
Ayakları üşümüş Pia’nın.
Yerde bir oyuncak şövalye, atının ayağı kırılmış.
Yazı tahtasında çocukların silmeyi unuttukları üç kelimelik cümle
“Baba kediler üşüyo”
Ve pembe bir bebek çorabı yatağın kenarında.
Bebeğin ayağı yok.
Çorap anlamsız!
Eğilip Ekin’in palyaço kostümünü kokluyorum,
sonra Pia’nın saçlarını.
Duvarda bana bakan gölgemi itiyorum elimin tersiyle.
Onu bile taşıyacak gücüm yok artık.
Yorgunum ben kadın.
Umutsuz
İnançsız,
Kimsesiz.
Kırık döküğüm ben.
İçinde Turan Engin türküleri çalan bir kasaba olur musun bana?
***
Acının doğusu, batısı yok artık.
Tam da ortasındayız cehennemin.
***
Hiç ölmeyecekmiş gibi uzun cümleler kuruyor insan,
toplasan tek harf etmiyor yaşamak.
***
Almanya’nın orta yerinde bir kent.
Kentin orta yerinde bir mahalle.
Mahallenin kıyısında bir ev.
Ev harap.
Kapının kilidi kırık. Ziller bozulmuş. Duvarlar örümcek ağı içinde.
Merdivenlerin üstünde çöp torbaları.
Çocuğun biri oyuncak arabasını düşürmüş.
Arabanın tekerlekleri yok.
Araba mutsuz.
Giriş katındaki dairenin kapısını çalıyorum.
Ses yok.
Sonra bir daha.
Kapıyı küçük bir çocuk açıyor.
Beni görünce bir adım geriye gidip dikkatlice yüzüme bakıyor.
Çocuk yüzümde iyi birini arıyor.
Gülümsüyor.
Gülümsüyor.
O sırada anne geliyor kapıya.
Beni bekliyorlarmış. Öyle diyor.
İçeri, odaya geçiyoruz.
Odadaki dört çocuk, anne ve babayla selamlaşıyorum.
Sonra etrafa bakıyorum.
Ev dediğim, topu topu bir küçük oda.
Oturma odası, yatak odası, çocuk odası, mutfak…
Hepsi bir odanın içine tıkılmış.
İçerinin dışarı dünyayla bir bağı yok.
Dışarısı Almanya, içerisi Urfa.
Anneden izin alıp bebeği kucaklıyorum.
Bebek köy kokuyor.
Bebek hava, su, toprak, ağaç kokuyor.
„Neden geldiniz?“ diye soruyorum.
Baba „Daha iyi yaşayalım diye.“ diyor.
Çocuklara bakıyorum.
Çocukların ayakları çıplak.
Anneye bakıyorum.
Annenin gövdesi burada.
Peki ya ruhu?
Aklı?
Kalbi?
Nerede?
Evin zemininde rutubet varmış. Hem de öyle böyle değil. Boydan boya.
Gençlik Dairesi beni bunun için buraya gönderdi.
„Rutubet sağlığa zararlı. Öyle bir evde çocuk yetiştirilemez. Söyleyin aileye. Ya taşınacaklar ya da biz çocukları aileden almak zorunda kalacağız.“ dediler.
Dediler demesine de,
Ben bunu aileye nasıl söyleyeceğim?
Ya buradan taşınırsınız
Ya da çocuklarınız…
Anne çay getiriyor.
Şeker yokmuş.
„Olsun“ dedim „Zaten ben de çayı şekersiz içiyorum.“ dedim.
Anne beni duymuyor.
Anne neyi duyuyor ki?
Bir yerden başlamalıyım.
Hani güzel konuşurum, ağzım iyi laf yapar ya…
Ama…
Yok işte.
Diyemiyorum.
„Sıkıntı nedir abe?“ diyerek, kaygıyla gözlerimin içine baktı baba.
„Sıkıntı…“ diyorum
„Hani eviniz…Aşırı derecede rutubet var ya…Gençlik Dairesi diyor ki…Çocukların sağlığı…Biliyorsunuz…Rutubet astıma yol açar…Çocuk…Bir ev mi bulsanız hemen..Ya da…“
Babanın gözleri doluyor.
Baba anlayacağını anlıyor.
Tabakasından bir sigara alıp yakıyor ve derin bir nefes alıyor.
„Vallah vermem abe.Kimse kusura kalmasın. Ben çocuklarımı vermem.“ diyor.
Babanın sesinde milyonlarca kırlangıç kanar çırpıyor.
„Verme. Elbette verme. Ama rutubet sağlığa zararlı.“ diyorum.
„He haklısın amma insan insana rutubetten daha zararlı be abem.“ diyor.
Bu sefer de, ben onun ne demek istediğini anlıyorum.
Başımız öne eğiliyor.
Çay bitiyor.
Baba sigarasını söndüyor.
„Para yok. Olsa canım gurban. Çocuklarımdan daha değerli değil ya. Ama nereye taşınayım? Nasıl taşınayım? Sen söyel ne edeyim?“
Anne dalmış.
Camdan dışarıya bakıyor.
Karların içinde bir güvercin.
Kanadı kırılmış.
Havalanmak istiyor ama olmuyor.
Anne güvercine bakıyor.
Güvercin anneye benziyor.
İkisi de uçmak istiyor.
İkisinin de kanatları kırık.
„Merak etme“ diyorum babaya.
„ben gider konuşurum. Zaman isterim. Hatta ben de sizin için sağda solda ev bakarım. Allah büyüktür. Bir şey buluruz elbet.“
Bu sırada, o ana kadar, kapının yanında oturan kız, kalkıp yanıma geliyor. Avucunda sakladığı dört minik oyuncak bebeği önüme bırakıyor.
Şaşkınlıkla kız bakıyorum.
„Bunları alasın.“ diyor. „Bunları alıp onlara götüresin. Onlara diyesin ki, aha çocuklar bunlardır. Aldım geldim.“
Babaya bakıyorum.
Baba gözyaşlarını gömleğinin yakasına siliyor.
Anneye bakıyorum.
Annenin diğer kanadı da kırılmış.
„Olur kızım. İyi düşünmüşsün. Öyle derim.“
Kız gülümsüyor.
Sarılıp yanağımdan öpüyor.
Yanağın yangın yeri…
Yerimden kalkıp, yerde, önümde duran bebekleri cebime koyuyorum.
Veda edemiyorum.
Hoşçakalın diyemiyorum.
Arkama dönüp bakamıyorum.
Biliyorum.
Arkamı dönsem
Annenin ve güvercinin mezarlarını göreceğim.
Çıkıp gidiyorum.
Dışarıya lapa lapa kar yağıyor.
Arabama binip, radyoyu sonuna kadar açıyorum.
Kadın sunucu keyifle anlatıyor.
„Almanya Avrupa’nın en güvenilir ülkesi. Bu yüzden herkes buraya gelmek istiyor. Bununla gurur duyuyoruz. Daha rahat bir yaşamın adresi Almanya.“
***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle.
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun