Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 33 °C
Parçalı Bulutlu

Derviş’in Sözü | Tamer Dursun

20.09.2025
244
A+
A-
Derviş’in Sözü | Tamer Dursun

“Ha kevır lı cer ket ha cer lı kevır ket.”

Diyarbakır Hapishanesi’nden çıkalı iki ay olmuştu ve gördüğü işkenceler yüzünden eli kolu tutmaz haldeydi.

Gule.
İki yıl boyunca, insanlık tarihinin en acımasız işkence metotlarını yaşamış ama gene de yoldaşları hakkında tek kelime etmemiş onurlu bir kadın…

Gule kansere yakalandığı için, başlarına kalmasın diye, hapishane yönetimi tarafından apar topar tahliye edilmiş, o da içeriden çıkar çıkmaz, son günlerini, yıllar önce bana emanet ettiği İstanbul’da tamamlamak düşüncesiyle, yanıma gelmişti.

Gule’nin geleceğini duyduğumda, çok sevinmiştim ama işsiz güçsüz ve parasızdım. Sadece, arada bir, zar zor sattığım kitaplarımdan gelen paralarla geçinmeye çalışıyordum.

Topkapı‘daki otobüs terminaline vardığımda, Gule’yi eski tahta bir bavulun üstüne oturmuş, beni beklerken buldum.

Zayıflamış, avurtları çökmüş, gözaltları morluklar içinde olsa da, o yine benim için dünyanın en güzel ve özel kadınıydı.

Önünde durdum. Beni fark edince, başını kaldırdı, gülümsedi ve sitemle “Ooo Tamer bey, geç kaldınız efendim..” dedi.

“Kusura bakma Gule. İnan trafikten…” diye açıklama yapmaya kalkmıştım ki, beni susturdu. “Takılıyorum be derrmano… Gel, gel bir sarılayım sana.”

Artık tutmaz halde olan kollarını kaldırıp, beni kucaklamaya çalıştı.
Sarıldık.

Tenini kokladım. Çektiği acıları, göyaşlarını, hastalığını kokladım. Ben bu duyguyu bir keresinde de, yıllar evvel, Nusaybin’de öldüğümde, mezarıma sarılan köy çocuklarında yaşamıştım.
Bu sarılmak değil, sevdiğine içinde yer yatağı açmaktı.

Bavulunu aldım ve Beyoğlu’na, kaldığım otele doğru yola çıktık. Gule yol boyunca başı omzumda uyudu.
Avucumun içinde duran incecik parmaklarına dokundum. Sağ elinde, tırnaklarından ikisi yoktu. İşkencede çekilmişti. Sol bileğinin üst tarafında yan yana iki derin yara izi… O anda, yara izlerinde, Gule’nin bedeninde söndürülen sigaraları ve Gule’nin çığlıklarını gördüm… işittim… İçimde bir yerlerde, bir şehir daha sular altında kaldı.

Otobüs, gri ve huzursuz bir göğün altında yol alırken, Gule’de uykusunda boşluğa düşer gibi oluyor, irkiliyor ve bana daha sıkı sarılıyordu.

Otobüsten indik. Otele yaklaşırken yağmur yağmaya başladı. Bakkaldan şarap, sigara, peynir ve ekmek aldık. Sırılsıklam bir halde, otelin en üst katındaki odaya çıktık. Kapıdan içeri girdiğinde, önce durdu ve yaşadığım rezil hayata baktı. Dağınık, küflü bir yatak, sağda solda boş şarap şişeleri, her bir yere dağılmış kitaplar ve üstü yarım yamalak şiirlerle doldurulmuş sayfalar, tıka basa izmaritlerle dolu kütablaları, kirletilmiş ve bir kenara atılmış kıyafetler…

Tek kelime etmedi ve dönüp bana sarıldı.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Omzunu öpecektim ki, dudaklarım kabuk bağlamış büyük bir yaraya değdi.
Usulca yarasını öptüm.
Gözümdeki yaş yarasına damladı.
İçimde bir yerlerde, bir şehir daha sular altında kaldı.

***
Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Islanan kıyafetlerimizi çıkarma gereği hissetmeden hemen şarap açıp, içmeye başladık.
Anlatacak o kadar çok şey vardı ama biz susmuş, birbirimize bakıyorduk. Belki de bakışlarımızla anlatıyorduk, çocukluğumuzu, gençliğimizi, kavga, direniş,barikat, takip, gözaltı… Sonra, İstanbul, aşkımız, aşkımızın arasına, keskin bir bıçak gibi giren ayrılık… Nasıl diyordu Ozan? “Aynı daldaydık… Aynı daldaydık… Aynı daldan düştük ayrıldık…”

Şaraptan bir yudum alıp, suskunluğu bozdum.
“Biliyorum Gule… Senin canını çok acıttılar… Seni kırdılar, döktüler, dağıttılar ama geçti hepsi… Şimdi, hayata, bıraktığın yerden yeniden sarılacaksın… İnan bana, el lele vereceğiz ve bir gün beraber s.çacağız bu düzenin çarkına. Elbet bu devan böyle kalmayacak… Elbet, bir gün bizim de yüzümüz gülecek, karnımız doyacak ve özgürlük şarkılarıyla geçeceğiz yoksul mahallelerinden, onurlu insanların arasından… Göreceksin Gule, yemin ederim hepsini yaşayıp, göreceksin.”

Gule geldiğinden beri, sürekli öksürüyordu. Her defasında, elindeki beyaz mendili her ağzına götürdüğünde, kıpkızıl bir halde geri çekip, ben görmeyeyim diye, avuçlarının arasında saklıyordu.

Titreyen elleriyle yerdeki kibriti aldı ve çoktan sönmüş olan sigarasını tekrar tutuşturdu.
Boşluğa bakıyordu.
“Bu saatten sonra ha kevır lı cer ket ha cer lı kevır ket.“
(Ha taş testiye değmiş, ha testi taşa.) diye mırıldandı.

Haklıydı.

On iki Eylül’ün o vahşi günlerinde, sadece Gule değil, birçok gencin hayatı ellerinden alınmıştı. Her köşebaşında tank gölgesi, her kapının arkasında başka bir dert, keder, acı ve her sokakta polis arabalarına doldurulan gençlerin haykırışları vardı. Kayıplar, gözaltılar, faili meçhuller, işkenceler, ihbarlar…
Resmi nefret dokunduğu her evde, her insanda, her canda zulüm, baskı, ölüm ve gözyaşına sebep oluyordu. Sokaklar, caddeler, köyler, kasabalar, kentler… Ülkenin yarısı koca bir hapishane giibydi, diğer yarısı da uçsuz bucaksız bir mezarlık gibiydi. Yaşayan ölene, ölen de yaşayana ağlıyordu!

“Bu saatten sonra ha kevır lı cer ket ha cer lı kevır ket.“
(Ha taş testiye değmiş, ha testi taşa.)

***
O kadar içmiştik ki, o gece Gule’yle koltuğun üzerinde sızıp kaldık.
Sabaha karşı öksürük sesleriyle uyandım.
Gule banyodaydı.
Yanına koştum.
Çırılçıplaktı ve lavabonun önünde durmuş, dağı taşı yırtan öksürüğünü su içerek durdurmaya çalışıyordu.
Lavaboya baktım.
Kan içindeydi…

Nefes nefese kalan Gule başını kaldırdı, aynada beni gördü ve sadece “Ben ölüyorum…” dedi.

“Ama…”

“Aması maması yok Tamer. Ben… Ben ölüyorum.”

Bunları söylerken, dudağının kenarından göğüslerine damlayan kan…

“Ne diyorsun sen Gule?.. Nereden çıktı şimdi durup dururken bu ölmek?.. Ya hu, sen Gule, sen iki yıldır yoktun. Beni bok gibi bıraktın, gittin buralardan. Peki, ben ne yaptım ha? Senin yokluğunda ben ne yaptım, hiç düşündün mü? Sustum Gule, sus…tum… Susmak hadi neyse, bittim ben, tükendim… Şu halime bir bak! Şu kepazeliğime, rezilliğime, tüeknmişliğime bir bak! Sensiz, sevgisiz, devrimsiz, yoldaşsız… Paslı bir kafese atılmış, aç susuz bırakılmış bir asaln gibi… Oturup, hergün yeni baştan ölümüme ağladım… Ama… Ama gene de hep seni bekledim ben Gule… Senin bana döneceğin günü… Gelecek Tamer dedim… Gule seni bulacak, seni yaşatacak, seni yeniden yaratacak dedim… Sustum, sustum, sustum ve seni bekledim… Tam tamına yirmi dört ay, üç gün!.. Karşılaştığım her kadında senin ellerini, tanıştığım her kadında senin yüzünü, gülüşünü, sıcaklığını aradım ama hiçbirinde sen yoktun. Şiirlerime hep senin adınla başladım, senin adınla bitirdim. Seninle uyudum, seninle uyandım, seninle umut ettim, düş kurdum, ağladım, güldüm, yaşadım, öldüm… Sen.. Sen tutup, bu lanet kenti bana emanet ettin diye, siktirip gidemedim bile… Şimdi de geçmiş karşıma, Tamer ben ölüyorum diyorsun. Sen ölemezsin Gule! Yok öyle yağma… Ölürsen, yeminle öldürürüm seni kadın.”

Gule öksürüğünü unutmuş, şaşırmış gözlerle delirmiş halime bakıyordu. Yalan yok, daha demincek, bana “Ben ölüyorum” diyen Gule‘ye tutup da „Ölürsen, öldürürüm seni kadın.“ demem, anlamsız ve komik olmuştu. İkimiz de gülmeye başladık. Hem de nasıl gülmek… He gülüyor, hem de birbirimizin gözyaşlarını siliyorduk…

***
Evet, her şey b.ktandı, yarına dair umut edilecek bir şey kalmamıştı ve gerçek canımı acıtıyor olsa da, Gule son nefesini yanımda vermek için buradaydı.

Her sabah otelden çıkıyor, akşama kadar dışarlarda sürtüyor, akşam da otele dönüp sızana kadar içiyorduk. Her gece, uykusundan bağırarak uyanan Gule’nin bedeninde ve ruhunda milyonlarca yara vardı.

Gene bir akşam sigara almak için dışarıya çıkmıştım. Geri geldiğimde, Gule’yi yerde buldum. Sırtüstü uzanmış, tavana bakıyordu.
Hemen yanına koştum.
Elimi tuttu.
Tavanı gösterip “Yıldızlar Tamer, yıldızlar..” dedi.

“Yıldızlar???”

“Ben hep çocuklar gibi yıldızlara inandım Tamer… Yıldızların renklerine, ışıklarına, oyunlarına kandım. Onları oradan koparıp saçlarıma takabilirim sandım… Çocukluk işte!..
Olmadı.
Beceremedim.
Ne garip… Bu gece elimde hiç yıldız yok… Yok olan saçlarım gibi. Yok olan çocukluğum, gençliğim gibi, onlar da elimden kaydı gitti… Bak sana ne diyeceğim güzel adam…Sen ne yap, biliyor musun?… Sen biraz sonra, yani ben öldükten sonra, otur, en güzel şiirini benim için yaz, olur mu?.. Veee sakın… Sakın, öyle ben gittim falan diye de üzülme. Ben çok mutluyum adam. Çünkü ben yıllar önce, burada, bu kentte senin yanında doğmuştum ve şimdi senin yanında ölüyorum. Daha ne olsun!.. Ha bir de, unutmadan.. Şu yarım kalan şarapla da sabaha kadar idare et, geceyarısı dışarlara çıkayım falan deme… Dışarısı tekin değil, başına bir şey gelmesin. Kendine dikkat et e mi iki gözüm… Beni.. Beni unutma…”

“Hayırrr… Hayırrrr Gule… Şimdi değil… N’olur, yalvarırım… Şimdi ölme… Tamam, haftaya öl, yarın öl ama şimdi değil… Bak, ölürsen, yeminle öldürürüm seni kadın…”

Gule gülmüyordu…

Önce dudaklarından belli belirsiz bir kelime…
Sonra elimi dudaklarına götürdü, avucumu öptü ve yavaşça gözlerini yumdu.
İçimde bir yerlerde, bir şehir daha sular altında kaldı.

***
Üşümesin diye, Gule’nin üstünü örtüp, sabaha kadar başında oturdum, saçlarını okşadım, omuzundaki derin yarayı sevdim ve sözünü dinleyip, o gece, kalan yarım şişe şarapla sabaha kadar idare ettim.

Güneş doğmak üzereydi.
Perdeleri açtım, kültablalarını toplayıp, şarap şişelerini kaldırdım. Sonra bir sigara yaktım ve kağıt, kalem alıp, en güzel şiirimi devrimin en güzel kızı Gule’ye ve devrimin en güzel kızlarına yazmaya başladım.
„Ha kevır lı cer ket ha cer lı kevır ket.”
Ha taş testiye değmiş ha testi taşa…

t a m e r d u r s u n
Görsel: Uçurtmayı Vurmasınlar
#tamerdursun #onikieylül #unutmadık #bizimçocuklar #utançzamanı

Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir Websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Yazı Atölyesi kültür sanatın, hayatın pek çok alanını kapsayan nitelikli edebiyat içerikli haber sunar. Bu nedenle başka kaynaklardan alınan, toplanan, bir araya getirilen bilgileri ve içerikleri kaynak belirtilmeksizin yayına sunmaz. Türkçenin saygınlığını korumak amacıyla ayrıca Türk Dil Kurumu Sözlüğünde önerilen yazım kuralları doğrultusunda, yayınladığı yazılarda özellikle yazım ve imla kurallarına önem verilmektedir. Yazı Atölyesi, üyeleri ve kullanıcılarıyla birlikte interaktif bir ortamda haticepekoz@hotmail.com + yaziatolyesi2015@gmail.com mail üzerinden iletişim içinde olan, bu amaç doğrultusunda belirli yayın ilkesini benimsemiş, sosyal, bağımsız, edebiyat ağırlıklı bir dijital içerik platformudur. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz. http://yaziatolyesi.com/ Editör: Hatice Elveren Peköz Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/   Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782 -------*****-------
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.