Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 18 °C
Az Bulutlu

Günün Hikayesi | Seksenli Yıllar | Tamer Dursun

02.02.2026
85
A+
A-
Günün Hikayesi | Seksenli Yıllar | Tamer Dursun

Kar kış kıyamet. Seksenli yıllar.
Sabaha karşı, babamla beraber, karlara bata çıka, Çemberlitaş’taki çay ocağına gidyoruz.

Ellerim donmuş. Babamdan yalvar yakar deri eldiven istiyorum. Arkadaşlarımda görmüşüm. Simsiyah, fiyakalı, parlak eldivenler. İlle de benim de olsun…

Babam duruyor yolun ortasında.
Ben “Kızacak mı bana?” diye düşünürken, o elimi alıp montunun cebine sokuyor ve “İnsan eldivensizlikten değil, sevgisizlikten üşür.” diyor. İşte, bu da benim ilk hayat dersimlerimden biri oluyor. O gün bugündür, ne zaman ellerim üşüse, sevdiğim birine sarılırım.

Ten teni ısıtmalı, ten tene iyi gelmeli. Yoksa şu hayatımıza doldurduğumuz ıvır zıvır eşyalar bizi kandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bir işe yaramayan ıvır zıvır insanlar gibi…

***
O vakitler, “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım.” diye başlayan oyunlarımızın, “Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe”yle bittiği zamanlardı.

Terleyen sırtımıza konulan, kenarları işlemeli havlular. Kapı aralarında, bir dilim ekmeğe sürülen yağ, peynir, salça. Akşamları eve dönerken, kazağımızın altına sakladığımız yavru kediler, köpekler…

Hele, annelerimizin o hep kahır ve keder kokan anne elleri. Çamaşır asarken hüzünlü, pazardan dönerken yorgun, tencereyi masaya koyarken dalgın, üstümüzü örterken yapayalnız. Sırlarını ve sevdalarını sandık diplerinde saklayan annelerimiz…

Arnavut kaldırımlı sokaklar, evlerden evlere uzanan ipler ve o iplere asılmış sabun kokulu çamaşırlar. Hemen köşede bir çeşme.
Çeşmenin yanında, sırtlarını güneşe vermiş sokak kedileri.

Simitçi, yoğurtçu, sütçü, eskici. Sabahtan akşama, sokak aralarında seyyar satıcılar. Kış geceleri, dört gözle beklenilen bozacı.

Hangimizin eli, bakkalda tenekeden bisküvi kutularına uzanmadı?
Hangimizin uçurtması takılmadı tellere, ağaçlara, patlamadı balonu, komşunun bahçesine kaçmadı topu? Kaçımız unuttuk, misketi, topacı, gazoz kapaklarını ve çatapatı?
Kimin kalbi kalmamıştır, rengarenk macunda, buz gibi gazozda, külahdaki şekerde?

Sular akmaz, elektrikler kesilir.
Kış gelir.
Yollar kar çamur.
Kucağımızda taze ekmekler, fırından eve döneriz.
Yüzümüze vuran akşam güneşi.

Umurumuzda değil yokluk.
Gülümsüyoruz dünyaya.
Su çekmiş ayakkabılarımız. Islak çoraplarımızın içinde üşüyen ayacıklarımız.
Olsun.
Evde bizi bekleyen anne şefkati ve sıcacık tarhana çorbası var.

Hatırladınız değil mi?
Biz de çocuktuk bir vakitler, hayallerinden yokluklara yama yapan.

***
İlkbahar gideli çok olmuş, biten yaz sonbahara el vermiştir. Çiseleyen yağmur, sessizleşen sokaklar, erken inen akşam ve balkona düşen sarı yapraklar…

Durumu iyi olanlar çoktan odun, kömür kamyonlarını evlerinin önüne dayamışlardır. Kapı önlerine dökülen odun ve kömür, parayı sayıp alabilenler için biraz da, gizliden gizliye gurur kaynağıdır.

Yazlıklar itinyla toplanır ve yerlerine kışlıklar çıkarılır.
Evlerde ıhlamur kokusu.
Bodrumdan çıkarılan soba boruları ve binbir çileyle odanın ortasına kurulan koca kahverengi sobalar.
Biz çocuklarda sebepli sebepsiz tatlı bir heyecan…

Tamam, öyle pahalı oyuncaklarımız, kendimize ait odamız ya da cep telefonuyla bilgisayarımız yok ama hangi mevsim gelirse gelsin, biz yine de mutlu olacak bir şey bulurduk. Bizde mutlu olmaya bahane çoktu!

Siyah önlük, beyaz yaka. Beslenme çantalarında fazladan bir parça kek ya da bir peynirli poğaça öğretmen için. Yeşil yazı tahtası, beyaz tebeşir, kalorifersiz sınıf, Kızılay zarfı, tahtada yaramazlık yapanların isimleri. Verilen ceza, ya cetvel ya da kapının yanında tek ayak…

Sonra, siyah beyaz ekranlarda seyredilen çizgi filmleri,
Babaların her akşam iş dönüşü, ceket ceplerinden çıkarıp, başımızı okşayarak verdikleri gofretler, köylerden gelen nineler, dedeler…

***
Kış zamanları dedem ve babaannem Erzincan’dan kalkıp İstanbul’a, çocuklarını görmeye gelirler ve sırayla hepsinin evinde kalırlardı.

Sıranın babama gelmesi ve onların evimizden içeri girmeleri, bizim için bayram gibi bir şeydi. Kalsınlar ve hiç bir daha gitmesinler isterdik.

Dışarıda kar kış kıyamet.
Dışarıda yoksul insanlar, boş pazar çantaları, çamur içinde yollar.
Dışarıda bir hayat kavgası, bitmek bilmeyen.

Akşamları, küçücük bir odada, hemen daha kömürü yeni atılmış, gürül gürül yanan sobanın başında, avuçları toprak kokan, yüz çizgilerinde acı ve keder saklayan ihtiyarlarımızın koynunda geçen o muazzam saatler…

İşte o masal dünyası vakitlerinde, babaannemin anlattığı masallar olurdu.

Biz pijamalar içinde.
Gözlerimizde uyku.
Ama yine de pür dikkat, nefesimizi tutarak dinlediğimiz ve ondan sonra da kimselerden duymadığımız masallar…

Hatırladınız değil mi?
Bizler de bir vakitler çocuktuk, hayallerinden yokluklara yama yapan.

***
Babalar evimizin kahramanları,
annelerimiz, yokluktan mucizeler yaratan, dünyanın en güzel sihirbazları.

Arada bir kavga edilse de, küsülse de, kardeşlik güven demekti. Kardeşlik, sevinci de, üzüntüyü de, varlığı da, yokluğu da paylaşmak demekti.

Daracık sokakalrda oynanılan çift kale maçlar, apartman önlerine serilen kilimler, evcilik oyunları, yakartop, uzun eşek, saklambaç. Sonra, bayram telaşı, çalınan kapılar, “bayramınız kutlu olsun”lar, ceplere doldurulan şeker, bozuk para, nefes nefes koşulan lunaparklar, bayram yerleri.

Hangimize bayramlıklar alınmadı?
Hangimiz, uyumadan önce, son kez, yatağımızın yanına konulan bayramlık elbiseye, pantolona, ayakkabıya dokunup da öyle sevinçle, uykulara dalmadık?
Kaçımız unuttu, elma şekerini, leblebi tozunu, keten helvayı?
Kaçımız, şimdi fotoğraf albümlerinde çocukluğumuzu arar olduk?
Kimin annesi hayatta değil şimdi, babası uzakta? Kardeşlerinin sesini duymayalı kaç zaman oldu?

Hastaysak, ilaçtan önce, nane, limon, uyku tutmamışsa, sımsıcak bir masal.
Kırılıp üzülmüşsek anne kucağı, yalnız hissetmişsek kendimizi, baba dizi.

Parasız yıllar,
Hüzünlü zamanlar,
Çileli mevsimler,
Kederli evler…

Bilgisayar yok.
Cep telefonu, internet oyunları, sosyal medya yok.
Ama yine de canımız sıkılmıyor.
Küsmüyoruz hayata.
Ferman belediyeninse, sokaklar bizim!
Akşama kadar it gibi koşturuyoruz. O oyun senin, bu oyun benim.
Hayat akıp gidiyor.
Hayat bize oyun!

Saatler geçiyor ve annelerin pencereden uzanıp, kulağımızı çeken bağırmaları.
“İstersen sokakta yat, hiç eve gelme.”

Hatırladınız değil mi?
Biz de çocuktuk bir vakitler, hayallerinden yokluklara yama yapan.

***
İnsanın insana gülümsediği, insanların birbirlerine “Nasılsın kardeş bugün?” diye sorduğu zamanlar.

“Aman, şimdi yemek kokmuştur, ayıp olmasın.” diye, komşuya gönderilen tabaklar, akşam gezmeleri, kapı önlerinde içilen çaylar, edilen sohbetler.

O samimiyeti, o kardeşliği, p paylaşmayı, sevmeyi ve doya doya sevilmeyi tanıyorsunuz değil mi?
Oysa, şimdi yüz çizgilerimizde hep bir yalnızlık ve efkâr.
Upuzun ve kocaman ruhsuz binalarda, kalabalıklar içinde yalnızlaşan biziz.

Kimse kimseyi tanımıyor artık.
Sevmiyorlar çocuk seslerini ve sokak hayvanlarını.
Yan dairede biri ölse, kim bile, kim duya!
Yan daire bize kilometlerce uzak.

Merdivenlerde karşılaşıp da, bir selamı çok gören insanlarla yaşlanıyoruz.
Eski zaman insanlarıyız biz.
Ne yapalım, zorumuza gidiyor.

***
Akşam çoktan yollara çökmüştür ve pijamalar giyilmiş, sobanın yanına oturulmuştur. Ya bir divan vardır duvar dibinde ya da bir çekyat.

Sobanın üstünde kestane ve ekmek. Yaramaz olanlarımız, büyüklere çaktırmadan arada bir kızgın sobaya tükürüp, tükürüğün nasıl yandığını seyrediyor pis pis gülerek.

Banyodan çıkan, sabun kokulu, elma yanaklı kızların saçları taranıyor dualarla.

Her evde mutlaka bir dede ya da bir nine var.
Bize masallar anlatan o can ihtiyarlar…

Çoktan akşam yollara çökmüştür.
Dağılmıştır pazar yerleri.
Meydan sahipsiz kedilere ve köpeklere kalmıştır.

Aç günlerimiz olduysa da, gözümüz aç olmadı, şükür.
Varsa cebimizden, yoksa canımızdan verdik.

Herkes birbirine benzerdi o vakitler.
Kimse rızkını almadan uyumazdı.
Bir evde bir aç varsa, tok yatılmaz, bir evde bir cenaze varsa, göbek atılmazdı.

İnsanın insana benzediği, yüreğin ne işe yaradığının bilindiği zamanlardı o zamanlar.

***
Bir hışımla geçip gidiyor ömür.
İnsan erkenden akşam oluyor kendine ve güneş yine insanın içine içine batıyor.

El arabasıyla sokağımızdan geçen kasetçi.
Toz toprak içinde kasetler, afişler, yarı bozuk bir hoperlör. Şarkıyı duyan kadınlar, çocuklar gibi itişe kakışa merdivenlerden sokağa iniyor. Yoksul sokağın birinde Tülay Özer’in sesi.

Yola çıkmış arıyorum
Kaybettiğim aşkımı
Sakın bana umit verme
seveceksen başkasını

ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız
Sen benimle, ben seninle bu hayatı yaşamalıyız
Severek birbirimizi hayatta hep gülmeliyiz………….

Bir hışımla geçip gidiyor ömür.
İnsan erkenden akşam oluyor kendine ve güneş yine insanın içine içine batıyor.

Ayrı yerlerde, aynı ağrıların, acıların, sevinçlerin, yalnızlık ve kalabalıkların ortağıydık biz. Ayrı yerlerde, aynı yoksulluğun, aynı oyunların, aynı düşlerin ve aynı hayal kırıklıklarının ortağıydık.

Geceleri uykumuzu bölen bekçi düdüğü, duvarlara yazılan sloganlar, her sokakta tank gölgesi, jandarma postalı, grevler, kuyruklar…

Topaç.
Bayram yeri.
Leblebi tozu.
Çift kale maç.
Gırgır.
Yazlık sinema.
Ankara gazozu.
Lunepark
Yeşilköy Plajı.
Çekilen fotoğraflarn rulosunu fotoğrafçıya götürüp, bir hafta beklemek.
Babanın iş yerine gitmek.
Yaz tatillerini köyde geçirmek.
Leğende yıkanmak.
Balkona asılan çamaşır, apartman merdivenlerinde oynanan oyunlar, bisiklet kiralamak, gazoz kapakları toplamak, Almanya’dan gelenlerden yana yakıla çikolata istemek, bayramlıkları yatağın kenarına koyup, uykuya dalmak…

Karaborsaydı her şey ve karaborsaydı mutluluk.
Bu yüzden küçük bir tebessümün ardında ne çok acıların gizlenebileceğini en iyi bizim zamanı insanı bilir ve kadim bir hüzündür bizimkisi, herkes gider, bir o hüzün kalır geriye.

Bir hışımla geçip gidiyor ömür.
İnsan erkenden akşam oluyor kendine ve güneş yine insanın içine batıyor.

Kaybettiklerimiz, yenilgilerimiz, zaferlerimiz, keşkelerimiz,pişmanlıklarımız,susmalarımız,gitmelerimiz,küsmelerimiz…
Çocukluğumuz,gençliğimiz…

Sadece, aynı evde yaşamayı, aynı sofraya oturmayı ya da aynı arabaya binmeyi, beraber yaşamak, birlikte yaşlanmak sanıyoruz.
Ne büyük bir yanılgı.

Gerçek şu ki, aynı evde yaşayan milyonlarca aile, aslında birbirinden o kadar uzakta ki, herkes herkesin yabancısı!

Siz bakmayın, cenazelerin başında “merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusuna verilen “İyi bilirdik.” cevabına.
Yalan.

Evindeki çocuğunu tanımayan anne, baba,
Ebeveynlerinin geçmişlerini bilmeyen çocuklar,
Merak etmeyeni sormayan, dinleyip öğrenmeyen şu insanlar…
Seni, beni, bizi bilmiyor.
Musalla taşında yatanı nereden bilecek?

Hatırladınız değil mi?
Biz de çocuktuk bir vakitler, hayallerinden yokluklara yama yapan.

Portakalı soydum.
Başucuma koydum.
Ben bir yalan uydurdum
Duma duma dum
Kırmızı mum.

***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle.

t a m e r d u r s u n
#tamerdursun
Görsel: 70’li yıllar. Ben ve ablam.
Mehmet Akif İlkokulu /Kocamustafapaşa İstanbul

Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir Websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Yazı Atölyesi kültür sanatın, hayatın pek çok alanını kapsayan nitelikli edebiyat içerikli haber sunar. Bu nedenle başka kaynaklardan alınan, toplanan, bir araya getirilen bilgileri ve içerikleri kaynak belirtilmeksizin yayına sunmaz. Türkçenin saygınlığını korumak amacıyla ayrıca Türk Dil Kurumu Sözlüğünde önerilen yazım kuralları doğrultusunda, yayınladığı yazılarda özellikle yazım ve imla kurallarına önem verilmektedir. Yazı Atölyesi, üyeleri ve kullanıcılarıyla birlikte interaktif bir ortamda haticepekoz@hotmail.com + yaziatolyesi2015@gmail.com mail üzerinden iletişim içinde olan, bu amaç doğrultusunda belirli yayın ilkesini benimsemiş, sosyal, bağımsız, edebiyat ağırlıklı bir dijital içerik platformudur. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz. http://yaziatolyesi.com/ Editör: Hatice Elveren Peköz Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/   Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782 -------*****-------
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.