Günün Kitabı | Deli İbram Divanı | Vedat Türkali Roman Ödüllü Yazar: Ahmet Büke”
Kitap değerlendirme yazarı: Ali Erkan Güneri
Çağdaş Türk edebiyatının ödüllü ve güçlü kalemlerinden Ahmet Büke, özellikle toplumsal gerçekçi öyküleri ve tarihi/yerel dokulu romanlarıyla tanınmaktadır. Eserlerinde Ege insanını, emekçileri ve toplumsal kırılmaları naif ama vurucu bir dille aktarır
“Vedat Türkali Roman Ödülü” Samsun’a yakıştığı gibi ikinci senesinde bu ödülü alan Ahmet Büke’ye ve “Deli İbram Divanı”na da çok yakıştığını düşünüyorum.
Ne diyordu edebiyatımızın ulu çınarı Vedat Türkali:
“… Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın …”
Vedat Türkali ödülünü alan romanlar çoktan beri aklımdaydı, ilk ödüle pek yanaşmadım ama 2.sini merak etmiştim, plânladım ama nedense atlamışım. Birdenbire yeniden gündeme geldi. Sevgili arkadaşım Nihan Özkan’ın katıldığı okuma grubu (Esat Semt Meclisi Okuma Grubu) bu kitabı seçmişti. Konusu geçip de bana anlatınca dikkat kesildim ki o da çok iyi anlaştığım, görüşlerine değer verdiğim bir insandır. Derhal okumalıyım dedim ve Ahmet Büke’nin “Deli İbram Divanı”na hemen başladım.
Başladım da neler vardı, kimler vardı bu divanda? Bir de baktım ki kimler yok! Bence önce deniz var, tüm özellikleriyle, içinde ve dışında yaşattıklarıyla çok özel bir “Deniz”. Yunuslar, yavruları yani tayları. Denizde konuşurken dikkat uyarısı: “Yavaş, denizin kulağı vardır”. Ya da rüzgârla iş birliğindeki deniz: “Teknenin yelkeni sanki huysuz bir öküz olmuş, ısrarla onları rüzgâr üstüne doğru sürükleyip kendi ölü bölgesine sokmak istiyordu” diye anlatılanlar hep bu denizde yaşanıyordu. Bir de denizi kullananların duası “göklerdeki Allah’ımız yardım etsin denizlerdeki affetsin!” bunlarla çekti beni içine…
“Deli İbram Divanı”, 1950’li yıllarda İzmir’de, Köstence adasında yaşananlar ve yaşayanlar. Balıkçı bir aile, kıt kanaat denizden geçinen. Baba “Balıkçı”, anne balıkçının karısı, oğulları Osman ve Osman’ın ikiz kardeşleri. Divanımızda Leyla da var, “… gözlerini kapadığında nefesiyle odayı uyutulmuş süt kokusuna boğan Leyla”. Yusuf Dayıyla. Eczacı Süleyman, Demirci Asım, Terzi Metin, Kumaşçı Artidi, Yüzbaşı ve Yüzbaşı’nın karısı…Divanımızda bunların hikâyesi var ve tabii ki “Deli İbram” da…
“… İbram’ın kardeşini yaşı küçük diye haberci yaptılar… İyi de süvari dürzü. Sonra bir gün bir ağaçta ayaklarından baş aşağı asılı bulduk. Karnını yarmışlar… ne Yunan ne İtalyan. Bizden deyyuslar…Sabah kuvvacı, yatsıya gâvur namazını kılanlar İbraam o zaman deli oldu, kardeşinin ölümüne değil, onu bu hale sokanların kendi arkadaşları olmasına delirdi.”
Balıkçı alnındaki yarayı anlatırken karısına “Zamanla Çanakkale’de insan kanı sudan çok akar olunca” diye başlar söze ve karısı ilk kez duyduğu bu öyküyle “Balıkçıyı usul usul yatağa geri çekti. İçinden taşan sıcaklıkla adamı kucakladı, O ılık sabahtan 9 ay sonra Osman” …
Deli İbram der ki: “Yunuslar denizin kanatlarıdır. O kanatları kırdılar. Neşemizi çaldılar ama ekmeğimize de kan doğradılar.”
Yunuslar, deniz o deniz ki:
“Karanlığın içinden kudurmuş deniz bembeyaz kollarıyla önce kıyıyı ardından önüne çıkan her şeyi kırıp ezmek ister gibi dünyaya çarpıyordu.”
…
“-Adacığın kimsesiz sessizliğinde aynı ritimle döven bir davulcu gibiydi deniz. güüm… güm… güüüm” böyle bir anlatıma ne söylenebilir?
Kitabı okumaya başlar başlamaz girdim içine, kaybolmadım, bırakamadım elimden. O güzel dil ile akıcı üslubu ve inanılmaz betimlemeleri ile beni çekti içine. Ve kâh yunusların arasına attı, kâh demirci Asım’ın örsü üzerinde çekiç yedim, kâh askerlik anılarıyla depreşti anılar. Ama hiç çıkmak istemedim. Kapitalizmin kıskacına girenler ve direnenlerin hikayesidir bu; açlık, yokluk ve gözü doymayan insanların hikâyesi… “Aralanmış perdeden çıkmış gibi göz kırpan yıldızlar”ı da gördüm. “Uzak evlerin birinden yine ud taksimi yükseldi. Gece meltemi notaları alıp kaçırıyordu onlara gelmeden.” O notalar bana ulaştı onlardan önce “Bahçedeki akasyaların hışırtısı sessizliği dolduruyordu.” O sırada…
İsimler, kişiler ve kahramanlar…
“Osman tekneye iyice yakın geçen yavru bir yunusu ve hemen ötesinden yüzen anasını fark etti. Taylı olduğu için daha yavaş sıçrıyor, sudan çıkar çıkmaz gözüyle yavrusunu takip ediyor ve ondan yana düşüyordu.”, “Osman çocuktu, özünde insan” elbette unutamayacaktı bu olayı “yaralı tayın ağlamasına anası ses verdi” Sanki bu yunus ve yavrusuydu beni etkileyen ya da balıkçının yavru yunusun vurulduğunu anlayıp evin bir köşesinde ağlaması, Osman’ın sürgün edilişi ya da anasının yakaladıkları yunusla göz göze gelmesi ve başını okşamasıydı ya da ölüm denen acımasızlığın kullanılmaması sönmüş yürekleri anımsattı.
Balıkçıların ana kuralları vardır bunlardan da en önemlisi “Dalyan yerleri değişmez… Aile mülküdür… Eğer bir dalyanın soyundan kimse kalmamışsa o dalyanın işletmesi imece usulü yapılır, gelir dalyancı kahvesindeki sandığa aktarılır… dalyancı öksüz ve yetimler yuva kurarken ve gömülürken kullanılır.”
Kavramlar, sözcükler akıcı güzel bir dille verilmiş okura. “Muhalif bir rüzgâr değildi esen. Pupadan onların lehine bir el gelmiş yumuşakça ittiriyordu.” diye açıklanan rüzgârda olduğu gibi. Kurgu işlevsel bir durumda, rahatlıkla geçişler sağlanmış, geçmişe dönüşler okuru şaşırtmadan bir doğallıkla devam ediyor. Titiz bir çalışmayı gerektiren konularla haşır neşir olup hemhal olmuş. Sanki içinden çıkarcasına samimi bir şekilde anlatıyor ki hiç sırıtmıyor, özünde hikâyecilik var ya, insanı içine alıp o aleti, o parçayı bulduruyor. Kanımca bu doğallığı da okura, bize aynen yansıyor. Kurgusuyla, geçmişe dönüşleriyle yabancısı olduğum denizcilik terim ve aletleri o kadar ustaca yerleştirilmiş ki hiç yabancılık çekmedim, yadırgamadım doğal akışıyla gitti, geriye dönüp bakmadım bile.
Onlar “Kemeraltı’nın dar, baharat ve dua kitabı kokan sokaklarında kayboldular” ama ben Ankara’da Hacıbayram’da ve İstanbul’da Kadıköy’de Osmanağa Camii ve Eminönü’nde Yeni Camii yanındaki aynı sokaklarda dolaştım, kaybolmadım…
Yaptığı betimlemelerle ilk satırından itibaren beni alıp içine çeken “Deli İbram Divanı” son yıllarda hızla okuduğum, bitmesin diye hayıflandığım bir kitap olmuş, bir başyapıt gibi döne döne okumak isteği var içimde. Ben de finali yine yazarımızla yapayım: “Basmane Garı sadece kanatlarını değil gözlerini de iri iri açarak avlusunu dolduran kalabalığa… Basmane Garı kirpiklerinin arasından, boşalan kalabalığın içinde sallanarak yürüyen Osman’ı kaybolana kadar izledi.” …
Romanda herkes kendinden bir şeyler bulabilir; politik, sosyolojik, tarihi, doğanın talan edilmesi, vahşi kapitalizmin seyri vs. bakımlarından. İnsanlığın ne kadar küçük adımlarla ilerlediğini gözlemleyebilir. Genç yazarın birikimine şaşırabilir. Umut veren bitişiyle bir kere daha sevebilir kendisini.
Elimde tuttuğum Ahmet Büke’nin 4. baskısını yapmış “Deli İbram Divanı” Can Yayınları Çağdaş kategorisinde 2022 yılında yayımlanmış. İlk baskısı 2021’de yapılmış… Bugünlerde 8. baskısı çıkmış yine Can’dan.
Ve o çok sevdiğim yazar Vedat Türkali roman ödülüne çok da yakışmış Ahmet
Büke’nin “Deli İbram Divanı”.
Ali Erkan Güneri
Soysak Hizmet Uzmanı
……….