Hayal Kırmak Mı Daha Zor Yoksa Hayal Kurmak Mı? | Tamer Dursun
SanArt Mannheim’ın sergilediği “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyunu üzerine, bir değerlendirme.
1835 yılında Rus yazar Nikolay Gogol tarafından kaleme alınan ve günümüze kadar birçok tiyatro tarafından sergilenen (ki aslında hikâyedir) oyundaki Aksenti rolüne bu kez nefes olan Halil Yıldırım’dı ve oyunun rejisi de Burcu Kaya ve Özgür Öksüz yüklenmişlerdi.
Bir Delinin Hatıra Defteri hem yozlaşan toplumlarda insanın kendisine yabancılaşmasını hem de değersizlik, sevgisizlik ve yalnızlık üçgeninde hapsolarak gerçeklikten uzaklaşmasını anlatır. 1835’de yazılmış olmasına rağmen halen güncelliğini koruyor olması da bundandır. Asrımızın insanı da özünden uzaklaştığı, sahte hayatlara özendiği ve sırf beğenilme ve değer görüp, el üstünde taşınma derdine düştüğü için mutsuzluğun pençesinde kıvranıp duruyor.
Halil bir tiyatro aşığı. Öyle çok büyük laflar etmeyen ve üst perdeden davranmayan bir tiyatro emekçisi. Oyun başlamadan birkaç dakika önce öğrendim ki, bu oyun oynamak Halil’İn yıllardır süregelen hayaliymiş. Bu yüzden, Halil’İn sahnedeki performasını izlerken, yazarlığa başladığım o ilk zamanlar aklıma geldi.
Yirmi üç yaşında ilk kitabım “Dünyayı Yanağından Öptük”ü çıkarmış, kendimce imza günleri yapıp, etkinliklerde, sokaklarda, kaldırım köşelerinde kitabımı tanıtmaya, satmaya çalışıyordum ama ilgi gösteren sadece bir avuç insandı. Olmuyordu. Hiçbir şey hayalimdeki gibi yürümüyordu. Hatta bir keresinde annem bu çaresiziliğe şahit olmuş, bir imza gününde gelen üç kişiyi görünce, dönüp bana “Oğlum, şu yazarlık sevdasından vaz mı geçsen acaba?” demişti, benden çok üzülerek…
Hayal bu, öyle hemen vazgeçmek kolay mı!
Günlerce, gecelerce yazdım çizdim, beğenmedim çöpe attım. Ertesi günü kalkıp, tekrar tekrar tekrar yazdım. Halime gülen de oldu, üzülen de. İnanmayan oldu ama “Sakın bu işin peşini bırakma.” diyen de ama doğruya doğru, ben hep kırılan hayallerimi umutla ve inançla yapıştırmayı bildim. Ve öyle oldu ki, en sonunda bir gün o içinde kıvrandığım, kıvranıp da çıkamadığım çark kırıldı ve yıllar sonra İstanbaul Leman Kültür Merkezi’ndeki imza günümde kelimenin tam anlamıyla izdiham yaşandı. Yeni kitabı imzalatmak ve mutluluğumu paylaşmak isteyen yüzlerce insan oradaydı. O sırada annemle göz göze geldik. Bir şey demedik ama o kadar çok şey söyledik ki birbirimize!
Şimdi de Halil sahndeydi ve sadece bir oyunu sergilemiyor ayrıca inat, inanç ve sabırla peşinden gittiği bir hayaline sarılıyordu, hem de ne sarılmak!
Rol vardır, oyuncuya yapışır.
Rol vardır, oyuncuya yakışır.
Rol vardır, oyunca yılışır.
Rol vardır, oyuncuya yaşatır.
Bence, Aksenti İvanoviç Poprişçin rolü Halil’e hem yakışmış hem de yaşatmıştı. Sanırım, yönetmenlerin de Halil ile aynı ortak dili bulmuş olmaları ve onun hayalinin içine girebilmeleri, iç dünyasına eşlik etmeleri Halil’in işini kolaylaştırmış. Bu konuda yönetmenleri de ayrıca tebrik etmeliyim. Ve,eğer teknik/sahne imkânı daha iyi ve farklı olsaydı, Halil kesinlikle hareket alanını daha rahat kullanabilir ve böylelikle oyunculuğunu tam anlamıyla gösterebilirdi. Gene de, gelen kalabalık, oyunun sonuna kadar süren yoğun ilgi, oyuncuların birbirleri arasındaki dayanışma, mütevazilikleri, gülen yüzleri ve seyircilerin arasında gururla oğlunu izleyen anne…
Ayrı yerlerde yaşamış/yaşıyor olsak da, hikâyelerimiz ne kadar çok benziyor. Yıllar önce annemin imza günündeki halini düşünüyorum. Hayalleri peşinde koşan çocuklarının ardından dualar eden, onları hiçbir koşulda yalnız bırakmayan, kimse inanmasa da, onlara hep inanan, güvenen anneler, hayallerimizin söküldüğünü gördüklerinde, oturup, yama diken annelerimiz…
Oyun boyunca Halil’in emeği ve alınterinde, bozuk düzenin bozduğu, üzdüğü ve hırpaladığı bir adamın trajedisine şahit olduk. Önemsenmek, insan yerine konmak isteyen ama bunun için de kendi doğrularından uzaklaşmak zorunda kalan, sistemin çirkinliğinde özünü yitiren bir hayatın acısını gördük. Nedense bu acı bize hiç yabancı gelmedi!
Halil’e, Burcu’ya, Özgür’e , kısa da olsa, en başarılı haliyle sahnede gördüğümüz Canan’a ve oyunun bizlerle buluşmasına vesile olan, emek veren SanArt Mannheim emekçilerine yürekten teşekkür ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.
Hangisi daha zor, hayal kırmak mı yoksa hayal kurmak mı?
Hayal kırmak, kıran için kolaydır ama hayal kurmak, kuran için zor iştir. Bizler işte işin o zor kısmının çocuklarıyız ve halen masallara inanıyoruz. Yoksa, şu acayip dünyada neye tutunacaktık, nasıl hayatta kalmayı ve onurlu yaşamayı becerecektik? Hayalleri boyundan büyük olanlara selam olsun.
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle.
(Not: Oyunun tekrarı 31 Ocak’ta Mannheim’da. Yakınlarda olanlara duyurulur.)
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun