Polisiye Kitaplarının Kraliçesi: Agatha Christie / Pelin Batu
Polisiyenin Utangaç yazarı: Agatha Christie
Son zamanlarda antik dünyanın güçlü kadınları arasında dolaşırken, Agrippina gibi femme fatale figürleri ya da Sulpicia gibi nadir rastlanan Romalı kadınları yazmayı düşünüyordum. Tam bu sırada Agatha Christie’nin romanlarından uyarlanmış bir filmi izledim ve Pera Palas’la zihnimde taze kalan biyografisi beni başka bir yola çekti. Bu köşede, onu bir kez daha ama farklı bir yerden anlatmak istedim.
Buradaki Agatha, klasik anlamda polisiye okurunu bütünüyle tatmin etmeyebilir. Çünkü benim ilgimi çeken; onun seyahat tutkusu, arkeolojiyle iç içe geçmiş hayatı ve döneminin sınırlarını zorlayan cesareti oldu. Poirot hayranları roman çözümlemeleri bekliyorsa hayal kırıklığı yaşayabilir; ama burada bir yazarın eserlerinden ziyade, çoğu zaman gölgede kalan hayatına odaklanacağım. Karşınızda, benim Agatha Christie’m.
Agatha Mary Clarissa Christie, 1890 yılında İngiltere’nin Torquay kentinde doğdu. Babasını erken yaşta kaybetti; annesi tarafından, büyük ölçüde yalnız bir çocukluk içinde büyütüldü. Disleksikti ve okuma yazmakta zorlanıyordu. Buna rağmen kitaplara sığındı, küçük yaşlardan itibaren hikâyeler yazmaya başladı.
Evde eğitim aldı; bu, dönemin entelektüel aileleri için olağandışı değildi. Mary Shelley gibi, ilk metinlerinde doğaüstü ve gotik temalara ilgi duydu. Okumak onun için zahmetliydi ama insanları gözlemleme yeteneği çok erken gelişti. Bu beceri, ileride farklı sınıflardan ve karakterlerden insanları büyük bir ustalıkla anlatmasının temelini oluşturacaktı. Viktorya dönemi İngiltere’sinde sınıf farkları keskin ve görünürdü; Christie bu dünyayı sessizce ama dikkatle izledi.
Sahneye Çıkma Korkusu Olsaydı…
Disleksi, onu akademik eğitimden çok müziğe yöneltti. On altı yaşındayken annesi Clara, Agatha’yı Paris’te üst sınıf genç kızların gönderildiği bir “finishing school”a yolladı. Burada piyano ve şan dersleri aldı; öğretmenleri yeteneğini fark etti. Annesi, kızının sahne kariyeri yapabileceğine inandı.
Ancak Agatha son derece çekingen bir genç kadındı. Sahne, ona göre değildi. Öğretmenleri, profesyonel sahne hayatının gerektirdiği ruhsal yapıya sahip olmadığını söylediler. Agatha da bunu kabul etti. Işıklı salonlar yerine kitapların sessizliğini seçti ve yeniden yazmaya döndü.
Cinayet Romanlarına İlham Veren Zehirler
1914 yılında, I. Dünya Savaşı’nın gölgesinde pilot subay Archibald Christie ile evlendi. Savaş yıllarında Fransa’ya taşındılar. Kocası cephedeyken Agatha gönüllü olarak hastanelerde çalıştı. Burada ilaçlar ve zehirler hakkında edindiği bilgiler, ileride romanlarındaki cinayet yöntemlerine doğrudan ilham verecekti.
1919’da kızı Rosalind dünyaya geldi. Aynı dönemde ilk polisiye romanı The Mysterious Affair at Styles’ı yazdı. Beş yayınevi tarafından, kadın olduğu gerekçesiyle reddedildi. Sonunda 1920’de kitap yayımlandı. Sözleşme ağırdı, telif düşüktü; ama Poirot doğmuştu.
Kitap eleştirmenlerden olumlu not aldı, ancak satışları sınırlıydı. Christie pes etmedi. Ardışık romanlar yazdı. 1926’da yayımlanan The Murder of Roger Ackroyd, anlatıcı hilesiyle polisiye tarihinde bir kırılma yarattı. Tartışıldı, eleştirildi ama Christie’nin adını kalıcı kıldı.
Kayıp Agatha
1928 yılı, hayatının en sarsıcı dönemiydi. Önce annesini kaybetti, ardından kocası başka bir kadın için ondan ayrıldı. Boşanma kararı, dönemin ahlak anlayışında büyük bir skandal olarak görüldü. Gazeteler bu hikâyeyle doldu.
Aynı yılın Aralık ayında Agatha Christie ortadan kayboldu. Arabası terk edilmiş halde bulundu, kendisinden iz yoktu. Polis, gönüllüler ve medya seferber oldu. Arkadaşı Sir Arthur Conan Doyle bile medyumlara başvurdu. On bir gün sonra Yorkshire’daki bir otelde, “Neele” adıyla bulundu. Geçici hafıza kaybı yaşadığını söyledi ama bu olayı hayatı boyunca açıklığa kavuşturmadı. Seçtiği soyadının, kocasının sevgilisine ait olması ise söylentileri daha da büyüttü.
Yeni Hayat, Yeni Aşk
Boşanmanın ardından Agatha, Orient Express’le İstanbul’a geldi ve Pera Palas’ta kaldı. Bu yolculuk yalnızca bir kaçış değil, yeni bir başlangıçtı. Bağdat’ta arkeolog Leonard Woolley ile tanıştı ve kazı alanlarıyla bambaşka bir dünyaya adım attı.
Ur kazısında, kendisinden on üç yaş küçük arkeolog Max Mallowan’la tanıştı. Kırk yaşında yeniden âşık oldu ve evlendi. Bundan sonra Doğu, Christie’nin hayatında ve edebiyatında kalıcı bir yer edindi.
Pera Palas 411
Christie, Ortadoğu seyahatleri sırasında sık sık Pera Palas’ta 411 numaralı odada kaldı. Yıllar sonra bu oda etrafında medyum hikâyeleri ve “saklı anahtar” efsaneleri üretildi. Sansasyon bir yana, Ortadoğu deneyimi onun edebiyatını derinleştirdi. Murder on the Orient Express, Murder in Mesopotamia ve anı kitabı Come, Tell Me How You Live, bu dönemin izlerini taşır.
Sessiz Bir Veda
Son yılları sakin geçti. Röportajlardan, kalabalıklardan uzak durdu. Poirot ve Miss Marple’ın veda romanlarını II. Dünya Savaşı sırasında yazıp sakladı. 1971’de Kraliçe II. Elizabeth tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırıldı; törende kısa ve mesafeli bir konuşma yaptı.
12 Ocak 1976’da, 85 yaşında sessizce hayata veda etti. Ölümü de yaşamı gibiydi: gösterişsiz.
Agatha Christie, zorluklara rağmen tutkusundan vazgeçmeyen; hayatı, yazıyla ve cesaretle yeşerten bir kadının portresidir.
Haber Kaynağı: Gazete Pencere