Tanrı, Küreğe Göre Kayığını, Yüreğe Göre Layığını Verirmiş | Tamer Dursun
Ayrılıklar, biz ölümü unutmayalım diye vardır. #tamerdursun
Balkonda otuyorduk. Sürekli saksılardaki çiçekleriyle övünüp, onları ne kadar çok sevdiğini anlatıyordu. Bir sür dinledikten sonra “Üzgünüm ama sen çiçekleri sevmiyorsun, sadece sana ait olan çiçekleri seviyorsun.” dedim. Şaşırdı, “Nedenmiş 0?” diye sordu. “Çünkü” dedim “Şu, tatilde olan yan komşunun çiçeği kurumuş gitmiş. Çiçekleri seviyor olsaydın, kendi çiçeklerini sularken, elini uzatıp, onu da sular, onu da yaşatabilirdin.”
Toplum olarak da aynı durumdayız. Kime sorsak, herkes çocukları ne kadar çok sevdiğinden dem vuruyor ama doğru değil. Çoğu insan, çocukları değil, sadece kendinden olan çocukları seviyor. Dediğim gibi olmasaydı, şimdi bizler hastalıklardan, trafik kazalarından, savaşlardan, kör kurşunlardan ve işkencelerden ölen çocukların ardından gözyaşı döküyor olmazdık.
***
Tanrı, küreğe göre kayığını, yüreğe göre layığını verir.
***
Ütüsüz gömleğin bile bir hüznü vardır. İşte, bunu görebilene şair diyorlar.
***
Bir dönem ilgilendiğim bir aile vardı. Anne, baba ve üç çocuk.
Anne sonradan Almanya’ya getirilmiş ve geldiği gün, kaynanası tarafından pasaportu elinden alınmış, yıllardır burada olmasına rağmen, ne bir dil kursuna gönderilmiş, ne de dışarı dünyaya açılmasına izin verilmişti. Varsa yoksa ev, eş ve çocuklar.
Bir gün ev ziyaretinde kaynana ile karşılaştım. Bana, zamanında kendisinin de Türkiye’den gelin olarak getirildiğini, hiç söz hakkına sahip olmadan, köle gibi bir hayat sürdüğünü ve kaynanasının yıllar boyu onu nasıl ezdiğini, eziyet ettiğini anlattı.
Yan yana oturan o iki kadına baktım.
Gelin ve kaynana.
Dünün mağduru, bugünün zalimi olup çıkmıştı ve en kötüsü de, gelinine yaptığı her türlü eziyete hakkı olduğuna inanıyordu. Peki, gelin, yani bugünün mağduru, o ileride ne olacaktı?
Upuzun bir zincirin paslı halkaları!
***
Korkusuzluk bir marifet değil aksine korkulacak bir durumdur. Çünkü korkularımız bizi çevremizdeki tehlikelerden korur ve daha dikkatli davranmamızı sağlar. Merdivenleri inip çıkarken, bir dağa tırmanırken, sobanın başında otururken, çayı doldururken, elektrikli eşyayı tamir ederken… Korkularımız olmasaydı, zarar görme olasılığımız o kadar çok olurdu. Burada sorulacak tek soru var. “İpler kimin elinde, korkunun mu, yoksa bizim mi?” Bir korkusuzluktan korkmalı, bir de iplerin korkunun eline geçmesinden!
***
Yıllar önce bir yazımda “Öyle bir zaman gelecek ki, bu ülkede sokak ortasında insanlar öldürülecek, kadınlara tecavüz edilip, sokak hayvanları katliamlara uğrayacak ama bütün bunlar normal karşılanacak.” diye yazmış ve birçok kişinden de tepki almıştım.
Şimdi durup, gidişata bakıyorum da, keşke haksız çıksaydım. İçten içe çürüyen bir toplumun kokusu da çıkmaya başladı ve kadar pislik, rezillik, kepazelik varsa, toplumun gözünde normalleşir oldu. Sahipsiz hayvanlar katlediliyor, kadınlar sokak ortasında öldürülüyor, tacize, tecavüze uğruyor, bireysel silahlanma almış başını gidiyor.
Çalınan çantalar, çökülen araziler, evler, mekânlar, tehdit edilen insanlar. Sanki sokakta yürüyenler insan değil de, tabanca, bomba, dinamit, penis! Bütün yüzler bulutlu, karanlık, gergin. Öyle ki, birine adres sormak, yanından geçerken, kazara çarpak ya da göz göz gelmek cinayet sebebi olabiliyor.
İşte, “ümmet” ya da “kabile” olmak böyle bir şey…
Eğer bir toplumda bir mafya babası ya da sosyal medya fenomeni, bir bilim insanından ya da yazar çizerden daha çok tanınıyor, biliniyorsa, o topraklardaki insanlar yaşamazlar, sadece yaşlanırlar!
***
Tanrının tutup, zerre kitap okumayı sevmeyen bir ümmete, kitap yollaması da bir şaka olmalı.
***
İşlerini yapay zekâyla halleden ve telefonları kendilerinden daha akıllı diye zil takıp oynayan insanlar var bu dünyada. Aslında, hepimiz oturup, halimize ağlamalıyız.
***
Sevişmek var et pazarı, sevişmek var yürek yarası.
***
Yalan yok, canımız daha çok acıyor bu sıralar.
Sebepsiz kendimizi sokaklara atıyoruz.
Dertleniyoruz durup dururken, çocukları yatağa gönderdikten sonra, bir kadeh rakı dolduruyoruz kendimize.
Sonra çook eskilerden bir türkü buluyoruz internette. Babamızın ellerini, annemizin dizlerini özlüyoruz.
Nerededir şimdi mahalle arkadaşlarımız?
Kaçı evlenmiştir?
Kaçı başka şehirlere taşınmış, kaçı okumuş ya da işyeri açmıştır.
Kaçı hayattadır şimdi?
Kaçının tansiyonu, şekeri vardır?
***
Kabul etmesem de, yaşlanıyorum ben.
Yaşlandıkça da yalnızlaşıyorum.
Kimseyi göresim yok.
Bir yerlere gidesim, iki laf edesim, kafa dağıtasım yok.
Gençken, birdenbire gözleri dolan dedemin hüznüne bir anlam veremez ve “İnsan nasıl olur da, ortada bir şey yokken, böyle birden böyle ağlamaklı olabilir?” derdim.
Yanılmışım.
Dedem zaten geçen giden onca yıldan sonra ortada bir şey yok diye ağlıyormuş.
***
Ülkemizde işsizlik oranı % 10’un, düşsüzlük oranıysa % 90’ın üzerinde.
***
Sadece dal kırılmaz. Cam ya da kalem kırılmaz. Elbette insan da kırılır en ince yerinden.
***
Geçenlerde bir arkadaşım uğradı. Epey lafladıktan sonra derin bir nefes aldı ve yıllardan kendisine yapılan sosyal medya lincinden ve bu lincin onda yarattığı öfkeden bahsetti. “Peki, ne yapmak istiyorsun?” diye sordum. Dişlerini sıktı. “Ben de onun canını acıtmak isterim.” dedi. “Nasıl yapacaksın onu?” diye üsteledim. “Ne bileyim” dedi “Meselâ, bir açığını bulsam. Mutlaka başka birilerine de kötülük etmiştir, borcunu ödememiştir, eşini aldatmıştır, çocuğunun mama parasını içkiye, kumara vermiştir. Ben de bunları bulup yazarım, ben de onun canını acıtırım.”
Arkadaşımın yorgun gözlerine, yüzündeki derin çizgilere ve özünü kırbaçlayan öfkesine baktım. Acıdım ona.
“Gerçekten de, bütün bunları yaparak o insanın canını yakacağına inanıyor musun?”
“Neden olmasın?”
“Olmaz dostum, sen o insanın, onun yaptığı gibi, canını yakamazsın, üzemezsin.”
Şaşkındı.
“Alla alla… Nedenmiş o? Nihayetinde o da insan değil mi?” diye sordu.
“İnsan ama kötü bir insan.” dedim “Sen onu senin gibi kırılır, dökülür, incinir, canı yanar sanıyorsun ama onda sende olan değerlerin hiçbiri yok ki. Onurlu, haysiyetli, vicdanlı, duygusal bir insan incinir. Şöyle derin bir nefes al ve düşün. Varsayalım, biraz önce sıraladığın kötülüklerin listesine ulaştın ve sen de onun gibi bunların sosyal medyada paylaştın. Eee sonra? Bu dediklerini gerçekleştiren biri, can yanmasının ne olduğunu bilecek kadar insan olsaydı, zaten. bunların hiçbirini yapmazdı ki. Kötüler iyiler gibi değiller dostum, onların utanmaları için önce utanma duygusuna sahip olmaları gerekir. O da yok! Elma kasasındaki bir çürük elma diğer bütün elmaları çürütebilir ama bir çürük elmalarla dolu bir kasanın içindeki sağlam elma diğerlerini dönüştüremez, aksine kendisi de çürür gider. Senin çürümüş ruhlarla aynı yerde ne işin var? Çık oradan dostum, çürümek istemiyorsan hemen çık. Onların cezası zaten çoktan verilmiş, çürümüşler!”
***
Biliyorum, yazması da, okuması da kolay değil ama o, harita metot defterlerinin kenarlarına süsler yapan ve kazaklarının içine soktukları ıslak sokak köpeklerini gizlice evlerine taşıyan çocuklar buralardan gideli çok oldu. Artık radyo tiyatrosu dinleyen kalmadı. Filmlere ağlayan kadınlar da yok.
Çalınsa kapı, bir tabak aşure getirmiş olsa komşu.
Ya da apartman merdiveninde gazoz içip hayal kurulsa yine…
Kapıdan simitçi geçse, sütçü geçse, eskici geçse…
Babalar hep erken erken ölmemiş olsalar…
Hüzünlü kadınlar babalarını özleyip, sevdikleri adama sarılırlar.
Bu hep böyledir.
***
Bir keresinde Bayan Vesaire bana mavi bir hırka örmüştü.
Bayan Vesaire bizim kapı komşumuzdu.
Niye bilmiyorum ama şimdi onu benden başka hatırlayan yok.
“Hatta öyle biri hiç yaşamadı.” diyorlar.
Desinler!
Bir sabah, ben merdivenlerden inerken, Bayan Vesaire önümü kesti ve elindeki hırkayı bana uzattı. “Şairler mavi sever.“ dedi.
”Ama“ dedim. ”Ben şair değilim ki.“
Gülümsedi.
”Sen öyle san salak çocuk.“
Ve o mükemmel çiçekli eteğini sallaya sallaya çekti gitti.
Arkasından baktım.
Ah!
Ne de güzel ve alımlı bir kadındı Bayan Vesaire.
Benim maviyi ve kadınları sevmem ondan kalmadır.
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun