Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 9 °C
Hafif Yağmurlu

Üniversiteli Olmanın Bendeki İşdüşümleri | Müslüm Kabadayı

Üniversiteli Olmanın Bendeki İşdüşümleri | Müslüm Kabadayı

Fakültenin yanı demirden köprü

Fakültenin önü bir sıra kavaktı

Biz bir garip yiğit kişiydik

Bütün hürriyetler bizden uzaktı

    Öğretmen Okulu öğrencilerinin üniversite sınavına girme hakkı yoktu, biz Düziçi İlköğretmen Okulu öğrencisiyken. Çünkü bu okulu bitirenler doğrudan ilkokul öğretmeni olarak atanıyor ve öğretmensiz okul bırakmamak için daha çok kentlerden uzak köylerde görev alıyorlardı. 1974’te düzenlenen 9. Eğitim Şurasında alınan tavsiye kararı 1. MC Hükümeti tarafından 1975-1976 Eğitim-Öğretim Yılı’ndaki boykota karşın uygulamaya konunca, Öğretmen Liselerine çevrilen bu okullardan mezun olan bizler, üniversite sınavlarına girmeye başladık.

1978’de A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kazandığımı öğrendiğimde çok sevinmiştim. Üniversite kavramına yabancı değildim. İlkokul 4. sınıf öğrencisiydim sanırım, teyzemoğlu Mehmet Şeren Ağabey İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde okuyordu. Henüz 12 Mart darbesi yapılmamıştı ve öğrencilerin toplumsal olaylarda öne çıktığına dair radyolardan haberler yapılıyordu. Aga marka pilli radyomuzdan verilen sabah haberlerini, özellikle “köye haberler”i kaçırmadan dinler, defterime not düşerdim. Çünkü ilk dersimizin beş on dakikasını o günün haberlerini paylaşmak, yorumlamakla geçirirdik. O zaman köylerde elektrik yoktu, dolayısıyla televizyon hiç yoktu. Radyosu olan evin öğrencileri şanslıydı bu nedenle. Okula gittiğim günler dışında da haberler başta olmak üzere “Türküler Geçidi”, “Arkası Yarın” gibi programları kaçırmazdım. Bunlardan etkilendiklerimi arkadaşlarımla paylaşır, onlarla yorumlardık. Lise çağına geldiğimde yanımda götürdüğüm küçük bir radyo edinene kadar evdekinden hep yararlandım.

İlkokul 5. sınıftayken Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının adını radyodan daha sık duymaya, onlarla ilgili büyüklerin anlattıklarını dinlemeye başlamıştım. Mehmet Şeren Ağabey tatillerde köye geldiğinde akrabaları olarak ziyaretine giderdik. Ona, kafası çalışan meraklı büyüklerimiz sorular sorardı, verdiği yanıtları can kulağıyla dinlerdim. “Sosyoloji, psikoloji, felsefe” sözcüklerinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışırdım. Özellikle muhtar olan Mehmet Yıldız dayımızın soruları ve kattığı yorumlar, hazirunda bulunan herkesin anlayacağı dille köyden, köylülerden verdiği örnekler, bu sohbetlere canlılık katıyordu. On yaşımda “üniversite” sözcüğüyle tanışmam ve bir üniversiteli öğrenciyi dinlememle başlayan mutlaka üniversiteli olma isteğim, nihayet Ekim 1978’de gerçekleşmişti.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesine girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey, taş binanın mimari yapısı ve tarihsel atmosferi oldu. “Osmanlı döneminden kalma bir bina olmalı.” diye düşündüğüm bu yapının 1937’de Alman mimar Bruno  J.F. Taut tarafından projesinin çizilerek yapılmaya başlandığını öğrendiğimde böyle düşündüğüm için utanmıştım. Aslında liselerde zorunlu olarak verilmesi gereken Sanat Tarihi derslerinde yaşadığımız coğrafyanın tarihi ve mimari açıdan önemli yapıtlarını öğrenerek gelmiş olsaydık, ben bu duyguyu yaşamayacaktım.

        Fakülte binamızın ön cephesinin üst tarafındaki Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözü de gözüme ilişmişti. Düziçi İlköğretmen Okulu’ndayken Türkçe Öğretmenimiz Mehmet Yaman bu özdeyiş üzerinde durmuştu. Bilimin kılavuzluğunun ne kadar önemli olduğunu, eğitimin neoliberal politikalarla ticarileştirildiği ve postmodern programlarla yozlaştırıldığı günümüzde daha iyi görüyoruz.

DTCF’nin 1935’te Atatürk’ün yönlendirmesiyle kurulduğunu ve 13 Haziran 1946’ya kadar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyetini sürdürdüğünü öğrendim daha sonra. Bu dönemde Fakülte dekanla değil, müdürle yönetilmiş. 1940’lı yıllarda müdürlüğünü İngilizce Hocası Saffet Korkut yapmış. Peki bu ismi ilk kez nasıl öğrendim? 1940’lı yıllarda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olan toplumcu şairimiz Enver Gökçe’nin kaleme aldığı şiirden… Saffet Hanım, Anadolu’dan gelen yoksul çocuklara hem öğrenim kredisi sağlamış hem de onları harçlıklarını kazanacakları çalışma ortamlarına yönlendirmiş. Bu çerçevede Ankara Halkevi’nin çıkardığı Ülkü Dergisinde çalışan Enver Gökçe’yle İlhan Başgöz, edebiyat dünyasında önemli iz bırakmışlardır.

18 yaşında bir delikanlı olarak bir yandan Fakültedeki atmosferi solumaya, kendimi akademik ve kültürel açıdan geliştirmeye çalışırken, dönemin yoğun siyasal atmosferinin içinde kendime yol çizmek için arayış içindeydim. Bu konuda aileden ve lise dönemimden edindiğim sol politik eğilim vardı ama çok eksikli olduğumu Ankara’ya gelince fark ettim. O dönemde Zafer Çarşısı, Ankara’nın hem kültürel hem de politik nabzının en çok attığı mekanlardan biriydi. Burada sahaflık yapan köylümüz Selim Sevim Ağabey, aynı zamanda DTCF’de öğrencilik yapmış biriydi. Dersimin olmadığı zamanlar, onun yanında kitap satarak hem harçlığımı kazanıyor hem de çevre ediniyordum. Sık sık şair-yazarlar, siyasetçiler, yayıncılar, sendikacılar geliyordu eski kitap almaya. Bazılarıyla ayrıntılı konuşma olanağı buluyordum. DİSK uzmanlarından Osman Nuri Koçtürk bunlardan biriydi. Kendisinin 1966’da yayınlanan “Gıda Emperyalizmi” kitabını bana imzalayarak vermesinden çok mutlu olmuştum. Kitabı okuduktan sonra Osman Nuri Hocamızın o günlerde gündemde olmayan konuları ülkenin gündemine getirmek için mücadele ettiğine tanık oldum. Bizim gibi ülkelerin hem beslenme zinciriyle başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin nasıl oynadıklarını somutlayarak, sendikaların bu alanda da mücadeleyi yükseltmeleri için çabalıyordu. O yıllarda dünyada tarımda kendine yeterli yedi ülkeden biri olan Türkiye’nin, uluslararası sermayenin sömürü staretejisinin ülkemizdeki uygulayıcılarından Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, 1995’te kabul edilen Tahkim Yasasıyla gıda üretimimiz ve güvenliğimiz emperyal devlet ve şirketlerin eline bırakılmıştır. Dolayısıyla GDO, hirbit tohum başta olmak üzere büyük sorunlar başımıza bela edilmiştir. Osman Nuri Hocamız, eğer önlem almazsak bu noktaya geleceğimizi o günlerdeki sohbetlerimizde anlatmıştı. Kendisi Doç.Dr. olarak akademide hizmet verirken DİSK’teki danışmanlığıyla da işçi sınıfımızın aydınlanmasına katkıda bulunuyordu. İşte o zaman ben, gerçek anlamda üniversitenin böyle bilim insanlarıyla ülkemizde hak ettiği yere kavuşacağını düşünmüştüm.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüz; Türk Dili, Eski Türk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı, Dilbilim, Halk Edebiyatı gibi kürsülerden oluşuyordu. Bu kürsülerin ortak dersleri yanında kendilerine özgü dersleri de vardı. Belirlenen kredileri alıp o derslerden geçmeden mezun olamıyordunuz. Doğrusu dersimize giren hocalardan en uyumlu çalıştığım Mustafa Canpolat’tan çok şey öğrendiğim için kendisine minnettar olduğumun altını çizmeliyim. (Önümüzdeki günlerde 90 yaşına girecek Canpolat Hocamıza, sağlıklı uzun ömürler diliyorum.) “Yayladağı Ağzı” adlı bitirme tezimi de kendisinden almıştım. Bu tezimle ilgili materyal toplamak üzere ara tatilde Yayladağı’na bağlı Kışlak köyümüze gittiğimde 12 Eylül faşizmi tarafından gözaltına alınmış ve 36 gün Antakya ve Ankara DAL’da işkenceye maruz bırakılmıştım. Ardından 3 ay kadar Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığımdan, ikinci dönem okulumdan mahrum bırakılmıştım. “Mamak Üniversitesi”nden mezun olur olmaz belgelerimi DTCF’ye verip bütünleme sınavlarına girme hakkımı kullandım ve tüm sınavlarımı başarıyla vererek yıl kaybına uğramadan mezun oldum. İşte o zor şartlarda Mustafa Canpolat Hocam, bitirme tezimi tamamlamama izin vermiş, teknik bakımdan da yardımcı olmuştu. 1940’larda Saffet Korkut Hocanın öğrencilerine gösterdiği bilimsel kılavuzluğun ve insani duyarlığın benzerini ben de Canpolat Hocamdan görmüştüm. Enver Gökçe, Saffet Hoca’nın 36 yaşında ölümü üzerine çok dokunaklı biçimde kaleme aldığı şiirde “Ölüm adın kalleş olsun” diyor. Ben de 90 yaşına girmek üzere olan Mustafa Hocama, “Yaşamınız hep seçkin olsun.” diyerek buradan saygıve selamlarımı göndereyim.

Derslerde alanımızla ilgili bulduğum dergi ve kitapları arkadaşlarıma gösterirdim. Kayahan Erimer Hocamız bir derste elimde gördüğü “Çevren” dergisini istedi. Alıp inceledikten sonra, “Kabadayı, bu derginin yeni çıkan her sayısını bana getiriyorsun.” dedi. Çıkarıp ederini de verdi. Hayatımda bir öğretmenimin benden düzenli aldığı ilk dergi olan Çevren, o zamanki Yugoslavya’nın Kosava kentinde çıkıyordu. Kosova’da kurulan Tan Yayınlarınca 1973’te çıkarılmaya başlanan bu derginin adının “ufuk” anlamına geldiğini öğrendiğimde çok sevinmiştim. II. Paylaşım Savaşı sonrasında Tito öncüğünde 1963’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla o coğrafyada yaşayan Türkler de her alanda atılım yaptılar. 1993’te bu devletin Alman emperyalizmiyle NATO tarafından parçalanıp halkların birbirine düşman hale getirilmesi, Türklerin yayın faaliyetlerini de alt üst etti. 30 yıldan fazla yayınlanan Çevren Dergisi de kapandı. Bu dergiyi 1978’den kapanıncaya kadar takip ettim. Üniversitenin bana kazandırdığı “fikri takiplik”in bir yansımasıydı bu.

Sanıyorum 3. sınıftayken Moğolca dersimize gelen Ahmet Temir Hocamız, “Haftaya bu dersimizde sizi bir Japon Hocamızla tanıştıracağım. Hepinizi derse bekliyorum.” demişti. “Moğolların Gizli Tarihi”ni çevirip yayınlayan Ahmet Hocamız, bize bir fihrist aldırıp Moğalca sözcüklerin tanımlarını ve Türkçe sözcük karşılıklarını yazdırıyordu. Türkçe-Moğolca Sözlük niye yayınlanmamış diye düşünüp kendisine sormuştum. “Bu işin hakkını tam verecek zamanım olmadı.” dedi. Sessiz, sakin bir hocaydı, daha fazla dertlendirmek istememiştim. Bir sonraki hafta kendisi gibi kısa boylu Japon Hocayla sınıfa geldiler. Selamlaşıp esenleştikten sonra Türkolog olduğunu öğrendiğimiz hoca, adının Kazuo Takeuchi olduğunu söyledi. Sempatik bir yüz ve akıcı bir Türkçeyle bize Türkçeyle Japoncanın aynı dil grubunda olduğunu anlattı. Türkçeyle Japonca arasında yüzlerce ortak sözcük olduğunu örneklerle kanıtlamıştı. Adının da Türkçedeki “kazma”yla eş anlamlı olduğunu söyleyince sınıfça gülmüştük. Kazuo Takeuchi dışında herhangi bir dersimizde başka ülkelerden gelen bir bilim insanıyla tanıştırılmadık ne yazık ki… Halbuki bu uygulamanın çok yararlı olduğunu o gün fark etmiştik ve Kazuo Hocanın bize dağıttığı kitapçığı, aradan 45 yıl geçmesine karşın kütüphanemde koruyorum. Türkiye’de önemli bir eksiklik olan Türkçe-Japonca Sözlük kitabını da ilgilenenlerin bilgisine sunan Kazuo ve onu bizimle tanıştıran Ahmet Hocamızı saygıyla anıyorum.

Dersimize giren iki hocadan hoşlanmadık. Biri Zeynep Korkmaz’dı; kendisi, ülkemizin önemli halkbilimcilerinden Pertev Naili Boratav Hocamızın DTCF’den atılmasında -o zaman öğrenci veya asistan- ifadesiyle rol oynamış biriydi. Sosyalist, devrimci bildiği öğrencilere kafayı takan bir tipti. İkinci hoca da Hamza Zülfikar olup tavır ve davranışlarıyla iticiydi. İkisi de 12 Eylül faşist darbesinin statüsünü dağıttığı Türk Dil Kurumu’nun yönetimine atamayla geldiler ve bu kurumun yozlaşmasında rol aldılar. Seçimle olsaydı kendilerinden başka oy alacak kimselerinin olduğunu sanmıyorum.

Derslerine katılmaktan sevinç duyduğum hocalarımız arasında Mustafa Canpolat, Doğan Aksan, Semih Tezcan bende en çok iz bırakanlardır. Mustafa Hocamız, yalnızca akademik alanda değil, insani ilişkiler bakımından da dil-edebiyat dünyasının seçkin bilim insanı örneklerindendi. Bizim zamanımızda Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüyle bizim bölüm arasında dille ilgili kavramlaştırma bakımından uyuşmazlık vardı. Talat Tekin Hocanın başını çektiği Hacettepe’dekiler Kırgızcaya vd. “dil” derken, bizimkiler “lehçe” diyorlardı. DTCF’de “Türk Lehçeleri” adıyla dersimiz vardı. Mustafa Hocamız bu iki üniversite arasında köprü kuran ender akademisyenlerdendi. Semih Hocamıza gelince… O, iki yıl dersimize girdi ve ünlü Alman Türkolog Doerfer’in öğrencisi olarak Almanya’ya gitti. Fakültede Zeynep Korkmaz’ın sürekli uğraştığı hocalardan biri olarak bilinirdi. Kemiğini kemirtmeyen Semih Hocamızla yıllar sonra bir panelde karşılaştım. Kucaklaştık. Edebiyatımızın nesnel eleştiri yapanlarından Hüseyin Cöntürk için düzenlenen bu panelde, kendisi genç bir şair olarak Hüseyin Cöntürk’ten 1960’lı yıllarda çok yararlandıklarını örneklerle anlattı. Aynı panelde kentteşim su mühendisi ve şair Sabahattin Yalkın da konuşmacıydı; Cöntürk’ün edebiyat alanındaki katkıları yanında kamuculuğu üzerine çok kapsamlı bir sunum yaptı. Cöntürk, Yalkın’ın DSİ’de amiri konumundaymış.  Makaleleri yayınlandığında Sabahattin Ağabey telif ücretini alırken, Cöntürk almazmış. Cöntürk’ün çok kamucu bir duruşu olduğunun altını çizdi.

Semih Hocamızı 2017’de kalp krizi sonucu erken kaybettik. Cöntürk daha önce ölmüştü, Sabahattin Ağabey 92 yaşına girecek. Ona sağlıklı uzun ömürler diliyorum. Doğan Hocamıza gelince… Onun kadar sakin, bilgiyi sezdire sezdire veren başka hoca tanımadım. Genel Dilbilim derslerimize gelirdi. Uzun boylu ve zayıf bir insandı. Olabildiğince nazik ve öğrenciyle hiç tartışmaya girmeden dinleyen biriydi. Okula girerken ve çıkarken taktığı fötr şapkası belleğimde iz bırakmış. Sanıyorum Cinnah Caddesi’nde oturuyordu. Altınnal Restoran’da çalıştığım dönemde okula bazen yürüyerek gelip giderken kendisiyle karşılaşır ve selamlaşırdık. Şiir üzerine incelemeleriyle de iz bırakan Doğan Hocamızı da kaybettik ne yazık ki… Yıldızlarda yaşasın.

Üniversiteye başladığım yıllarda ülkemizde sürekli provakosyanlar yapılıyordu. Henüz üç aylık öğrenciydim, 24 Aralık Maraş Katliamı yapıldı. Yüzlerce insanın yaşlı, kadın, çocuk demeden işkenceyle öldürüldüğü bu katliama karşı arkadaşlarımızla harekete geçmiş ve protesto gösterileri yapmıştık değişik semtlerde. Yanılmıyorsam şimdiki Çankaya Belediyesi binasının yerindeki SSK inşaatı yeni yapılmaya başlanmıştı ve etrafı tahta parmaklıklarla çevrilmişti. Onların üzerine katliamı deşifre eden iki slogan yazmıştık arkadaşlarla. O günlerde Kenan Evren Genel Kurmay Başkanıydı ve sıkıyönetim ilan edilmesi için Ecevit Hükümetine baskı yapıyordu. Bu nedenle sloganlarımızdan biri, “Asker Kışlasına!” idi. Çiçeği burnunda bir üniversiteli olarak olayların perde arkasını görme ve buna göre doğru strateji ve taktik belirleme-uygulama, döneme ve olaya-olguya uygun slogan belirleme konusundaki ilk önemli deneyimim oldu böylece.

Burada bir saptama yapmakta yarar görüyorum. Tartışılabilir. 1968 gençlik eylemlerinde öne çıkan kadrolar, genel olarak kentli ailelerin çocuklarıdır. Katılmamamla birlikte kimilerince “1978 Kuşağı” olarak adlandırılanlar ise, köylerden ve kasabalardan gelen gençler olup devrimci, sosyalist harekete damga vurmaya başlamışlardır. Bu dönemde şehirlilerden katılanların çoğunluğu da gecekondulardan yetişen gençliktir. Çok hızlı politikleşmenin gerçekleştiği o dönemde insanlar, tercih ettikleri veya başka saiklerle katıldıkları örgütlerde ideolojik, siyasal ve kültürel bakımdan yeterince donanmadan mücadeleye atılıyorlardı. Dolayısıyla altından kalkamayacakları ya da sorumluluğunu taşıyamayacakları işlerin altına giriyorlardı. Sanıyorum 12 Eylül faşist darbesi karşısında ciddi bir direniş geliştirilememesinin bir nedeni de bu amorf yapılanmaydı.

İkinci sınıftayken Adanalı arkadaşımız Bülent, “Müslüm, seninle Han Restoranda çalışalım. Oradaki işçileri sendikalılaştırmak için elimizden geleni yapalım.” dedi. O güne kadar ne böyle bir yerde çalışmışlığım vardı ne de sendikal çalışmanın nasıl yapıldığını biliyordum. Çok atak ve konuşkan olan Bülent’le birlikte gidip başgarsonla görüştük ve işe başladık. Bülent mutfak kısmında, ben de bulaşıkta… İki ay içinde 22 personelin 15’ini DİSK’e bağlı Oleyis Sendikası’na üye yaptık. Toplu sözleşme görüşmesi yapmaları için sendika yönetiminin işyerine gelmesini planladığımız zamandan iki gün önce patronun durumdan haberdar olmasıyla birlikte ablukaya alınan işçilerden bazıları üyelikten istifa etmek istediklerini söylediler. Bülent ve benim üzerimde korkunç bir baskı oluştu. 19 yaşındaki gençler olarak sorunun altından kalkamadık ve ne yazık ki Oleyis de bize yeterince sahip çıkmadı. Gençliğin enerjisine ve yeteneklerine deneyimli insanların bilgi ve görgüsünün eklenmesi gerektiğini, bu anlamda bir mutfak hazırlığı olmadan güzel yemeklerin beklenmesinin hayalcilik olduğunu o zaman anlamıştım. Dolayısıyla kişisel ya da toplumsal ilişkilerimde insanların niteliğine, koşullarına ve yeteneklerine bakarak yol almayı ilke edindim.

1979’u 1980’e bağlayan yılbaşı ve takip eden üç günde ev arkadaşım Mehmet Bilgin’le paramız olmadığı için evden hiç ayrılmamıştık. O günlerde çok kitap okumuştum. Maksim Gorki’nin yaşamını anlattığı “Çocukluğum”, “Ekmeğimi Kazanırken”den sonraki kitabı “Benim Üniversitelerim”den çok etkilenmiştim. Yaşantımla çok benzerlikler görüyordum. O büyük yazar üniversiteye devam edememiş, ekonomik nedenlerle çalışmak zorunda kalmış ama üniversitelilerle düşüp kalkmış. Dolayısıyla Rusya’nın 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı atmosferini çok iyi yansıtmıştır bu yapıtında. Nerdeyse yüzyıl sonra benzer atmosferi ben Ankara’da yaşadım. Ailemin beni okutacak geliri yoktu, yoksul köylüydük. Mehmet ağabeyim Suudi Arabistan’da çalışıyordu, onun desteği oluyordu. O da köye dönünce kendi başımın çaresine bakmak zorundaydım. Sahaf köylümüzün kış günlerinde tezgahını açması mümkün değildi. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde okuyan Yayladağlı arkadaşım Ali Uğraş’la pazarlarda sebze, meyve satıyorduk ihtiyaçlarımızı karşılamak için. Düzenli bir gelirimin olması için İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda yönetici olan Erzinli Kubilay Aksay Ağabey’in yardımıyla Cinnah Caddesi üzerinde bulunan Altınnal Restoran’da çalışmaya başladım. Akşam 18.00’de kasayı teslim alıyor 01.00 sularında teslim ederek işyerinden ayrılıyordum. Yukarı Ayrancı’nın Dikmen Vadisi’ne bakan bir sokağında Ali’yle kiraladığımız eve yürüyerek gelinceye kadar 01.30 oluyordu. Sabah 07.30’da kalkıp hızla ayaküstü kahvaltımı yaparak okula yetişiyordum. Orada çalıştığım bir yıl boyunca, sabah ilk derslerde uyukladığımı hiç unutmuyorum. Yoklama sürkülerini imzalayarak devamsızlık sorunumu çözüyordum, arkadaşların tuttuğu notların fotokopisini alıp çalışıyordum. Bu çalışarak okuma, benim ortaokul-lise dönemimde de geçerliydi. Düziçi İlköğretmen Okulu’ndayken altı yıl boyunca Çukurova’nın değişik yerlerinde pamuk toplayıp kazandığımız paranın bir kısmını alarak bir yıllık harçlık yapardım. Böylece hem emeğin kıymetini bilir hem de emekçi insanlara saygı duyardım.

Üniversite öğrenciliğimde beni etkileyen olaylardan birine daha değinmek isterim. Bölüm öğrencilerimizden biri Bulgaristanlı Todor’du. Uzun boylu, kalıplı biriydi. Slav dillerinin özelliğine uygun ses tonu ve vurguyla konuşurdu. Dersler, okuduğumuz kitaplar, gezdiğimiz resim sergileri, gittiğimiz tiyatrolar sayesinde yakın arkadaş olmuştuk. Hatta bir kez bizi Kuğulupark’a yakın bir yerdeki evlerine davet etmişti. Sınıf arkadaşlarımızla hem eğlenmiş hem de Balkan müziklerini dinlemiştik. Okulda Kiril alfebesini öğrendiğimiz için kitaplıktaki kitapların adlarını, yazarlarını okudukça bize içerikleriyle ilgili bilgiler vermişti Todor. Annesiyle babası Bulgaristan Elçiliği’nde çalışıyorlarmış. Komşu ülkenin kültürünü tanımanın sevincini yaşamıştık. Todar’ların evinden çıkıp Tunus Caddesi’nden yürüyerek Kızılay’a gelmek istedik sınıf arkadaşım Sinop Durağanlı İlhan’la. (Ne yazık ki 2006’da kanserden kaybettik bu güzel insanı.) Bizi yolda iki sivil polis çevirdi ve neden o eve gittiğimizi sordular. Todor’un sınıf arkadaşımız olduğunu söyledik. Arkadaş evine gitmenin ne sakıncası olduğunu sorduk. “Onlar komünist, bir daha gitmeyin.” diyerek bizi tehdit ettiklerini hiç unutmuyorum. Bunun, ülkemizdeki siyasi polisin nasıl yapılandığını göstermesi bakımından çarpıcı bir örnek olduğunun altını çizmek isterim.

Ankara, biz öğrencilerin sayesinde mahkeme duvarı gibi duran yüzünü terk eder, şenlikli, eylemli bir kültür kentine dönüşürdü. O zamanlar kütüphaneler, kahveler, parklar çok canlıydı. Şimdiki “kafe”ler gibi değildi, öğrenci ve öğretim üyelerinin bir arada konuları tartışıp değerlendirdikleri yerlerdi kahveler… Okul kantinlerinde politik kutuplaşmalar nedeniyle tartışmalar daha ağır basıyordu. Bazen kavgalar da yaşanıyordu. Ders ve iş dışındaki zamanlarımda ya politik çalışmalarda yer alır ya da DTCF, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu kütüphanelerinde,  Kumrular Sokağı’ndaki Milli Kütüphane’de okuma, araştırmalar yapardım. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısıyla ilgili politik yazılar kaleme almak için DİE’ye, şimdiki garip adıyla TÜİK’e giderdim. Buradaki kitap reyonunda yayınlanan istatistik kitapları ücretsiz verilirdi. Bulamadıklarımı kurumda çalışan Dörtyollu bir kentteşimden alırdım. Buradan aldığım kaynaklardan yararlanarak günlerce uğraşıp düzenlediğim iller ve bölgeler bazında gelir dağılımıyla ilgili defteri, poşetiyle birlikte belediye otobüsünde unutmuştum ve uzun süre aramama karşın bulamamıştım. Bu defterdeki veriler üzerinden Türkiye’deki eşitsizliklerin bölgeler ve iller düzeyindeki çetelesini ortaya koyacak bir kitap düşünmüştüm. Bu kayıp içime köz olarak oturmuştu o zaman.

Ankara’da o zaman üç üniversite vardı. 1946’da çıkarılan kanunla kurulan Ankara Üniversitesi’ni 1950’li yıllarda ODTÜ, 1960’larda da Hacettepe Üniversitesi takip etmiş. Her üçünde de arkadaşlarımız vardı ve okullarında ya da dışarda bir araya geliyorduk onlarla. Beytepe Kampüsünde okuyan ilkokul arkadaşım Nesli Gündüz ve onun sınıf arkadaşı Mehmet Ölmez (Türk Dili alanında profesör oldu yıllar içinde.) dahil bir grup arkadaşla daha sık görüşürdük. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünden Ali Uğraş ve Zeki Güldü’yle de sık sık buluşurduk. Bugün de dostluğumuz süren güzel insanlar olarak onları selamlıyorum. En son bir araya gelişimiz, 6 Kasım 1981’de üniversitelerin özerkliğine darbe vuran YÖK’ün kurulmasına karşı yaptığımız gösteriydi. DTCF-DER olarak da bir bildiri dağıttığımızı hatırlıyorum. Derneğin son başkanı Ayhan Atalay’dı. Kendisi, Karslı senatör ve Cumhurbaşkanı vekilliği de yapan Sırrı Atalay’ın yeğeniydi. O, öğretmenlik yapmadan evlenip Polatlı’nın damadı olarak orada ticarete atıldı. Coğrafya Bölümünden Polatlılı arkadaşım Erol’u ziyarete gittiğimde kendisiyle de işyerinde görüşmüştük. O dönemden ilişkilerimizin güçlenerek sürdüğü arkadaşlarımdan Yeni Türk Edebiyatından Sadık Güvenç, Tarih Bölümünden Zeynel Temizkan, Tiyatrodan Mustafa Yavaş ve Fransızcadan Adnan Gerger’i burada anmak isterim. Hem okul döneminde hem çalışma yaşamında, edebiyat alanında dayanışma içinde olduğumuz nitelikli arkadaşlarımızı kucaklıyorum.

Daha önce dile getirdiğim üzere bizim öğrencilik dönemimizde arka arkaya katliamlar yapıldı. Maraş, Çorum ve Sivas bunlardan en çok akılda kalanlar oldu. Okulumuzda da bazen çatışmalar yaşanıyordu ama öldürme olayı bizim dönemde olmadı. Fakültenin önünde süren çatışmaların provakasyonla gerçekleştiğini adımız gibi bilirdik. Bizden 30 yıl önce DTCF’li Enver Gökçe’lerin yaşayıp gördükleri, hissettikleri, ne demek istediğimi aşağıdaki şiir daha iyi anlatıyor.

FAKÜLTENİN ÖNÜ

Fakültenin yanı demirden köprü

Fakültenin önü bir sıra kavaktı

Biz bir garip yiğit kişiydik

Bütün hürriyetler bizden uzaktı

 

Faşistler camlara yürüdüler

Kürsüleri kırdılar, höykürdüler

Tığ teber şahı merdan

“Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar

Hıra Dağı kadar müslüman.”

Ve de kanlı bıçaklı düşman

……………………

……………………

Gökler ışıyordu yer yer

Ortalık ala şafaktı.

Bu atmosferde gerçek anlamda bilim yuvası bir üniversite, fakülte olabilir mi? Bilim ve düşüncenin özgürce yapıldığı evrensel kurumlar olarak üniversitelerin YÖK’le birlikte birilerinin çiftliğine ve ticarethaneye dönüştürüldüğü bir geriye gidiş gerçekleşti. O zamanlar eleştirdiğimiz bizim dönemimizi şimdi mumla arar hale geldik. Dijitalleşmenin egemen olduğu günümüzde bunu bir düşünsel-toplumsal devrime dönüştürecek üniversitelilerin ortaya çıkacağına güveniyorum. “Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece.”

 

Müslüm Kabadayı
Ömrün Altmışında | Müslüm Kabadayı 1960 restorasyonunda doğduğumda Hatay Kışlak’ta Köyümüz yurtsever kafalarla koşuyormuş aydınlığa O dönemde bırakmış babam ocak söndüren kumarı Anam derdi, senin gözlerin verdirdi ona bu kararı Elimde kitapla çobanlık yapardım, Keldağlıydı suyum Bir kamyonla ilk kez Amanoslar’ı aştığımda altıydı yaşım Ve Misis tarlalarında çalışırken pamuk çalısı kadardı boyum On birimde Düldül Dağı’ndan sızan kanımdı Sabunçayı Düziçi İlköğretmen Okulu’nda bilgi çiçeklerimi suladı On altımda öğretmenlik hakkım için çıktım boykota MC’nin sürgün okuyla fırlatıldım Çanakkale Boğazı’na Büyük kavga suları dar boğazlardan süzüldüm On sekizimde Ankara’da DTCF’ye yazıldım Yirmi ikimde “Mamak Üniversitesi” zindanına atıldım Kaybettiğimde elli yedisindeydi ayağı kesik babam İğnenin deliğinden Hindistan’ı görürdü, şekere yenildi tamam Elim iş, aklım güç tuttuğundan beri yüklerim hep ağırlaştı 12 Eylül zulmüyle ülkem kararırken, vicdanlar sağırlaştı Gölbaşı’nda başladım teknik işe yirmi beşimde, işim çizim ölçüm Yirmi altımda “Yoğunluk Sanat Kitabı”nda yer aldı ilk öyküm Yirmi yedi yaşımda atandım çok istediğim öğretmenliğe Üç ay sonra gbt’yle atıldım teknik ressamlık mesleğime Acılar ve zordan süzüldü balım, özümü bağladım hilesiz alın terime Ülkemde ilk kez gbt’yi çöpe attırdım, mahkemede bir yaz tatilinde Trabzon’da tiyatroya giderek, şeytanın bacağını kırdık öğrencilerimle O yıl sevdalandım bir Laz kızına, kar teptim saatlerce ona kavuşmak için Meydanlarda keskinleştirdim sınıf bilincimi, karanlıkla savaşmak için Polatlı Tahtaköprü’de, yeni evli küçük kardeşimizi toprakladı elektrik Gök ekinimiz biçildiğinde harlanan acımızla hepimiz şekere kesildik Sürgün yediğimde Maçka deresine, kentli ve dağlı dostlar kazandım Kuzeyhaber, Hamsi ve Kıyı’da kalemi yüreğime batırıp yazandım Hayatın uzun sokaklarında yürüdüm, mücadele estetiğinden aldım haz Otuz ikimde baba oldum, kucağıma verildiğinde çonamız İlkyaz Esmer bakışlı gözünün ışığında, hiç sönmeyecek gibi duruyordu faz Otuz üçümde yerleştik, Asi’nin meltemiyle nefeslenen Antakya’ya Burada savaş açtım, sendika başkanlığımla olağanüstü kuşatmaya Otuz beşimde İnsancıl dergisi temsilciliğiyle şahlandırdık sanatı Eski ve yeni kuşak yoldaşça buluştuk, bozuldu paranın saltanatı Akrepler, ekmek teknemde kuyruk salladılar durmadan Yüreğim daralsa da aştım engelleri, beynimi burmadan Hiç yüksünmedim, eskiyeni yıkıp ileri olanı kurmaktan Otuz sekizimde Subaşılı öğrenci cıvıltısına karıştı sesim Kırkımda eşimden vurdular yüreğime, sandım kesildi nefesim Kırılsam da sardım yaralarımı, kopmadım hiç kızımdan Ne geldiyse başıma, sınıfa sınıf savaşımındaki hızımdan Aynı yıl gördüm emperyalizmin çöplüğünü New York’ta Yedi candık, uygarlıklar beşiği Antakya’yı çoğaltmakta Anamızı verdiğimizde toprağa kırk birimdeydim bahar yeli esiyordu Doğa dışımızda yeşerirken, anasızlık testere olup içimizi kesiyordu Damar damar işleyip toprağımızı, dişe diş dirençle çevirdim çarkımı “Hatay Bibliyografyası”na ekledim “Amik’ten Amanos’a Alkım”ı Kardeşleştik “Karadeniz Karşılaştırmalı Sözlük Denemesi”yle salkımı Amik dergisinde dostlarla harmanladık, yerelle evrenselin biderini Düşünmedik hiçbir zaman, halkamızı çoğaltan emeğin giderini Kırk ikimde komşu halkla sınırları kaldırdım, Şam’a giderek Ortak damarları buldum her adımda, Arvad Adası buna bir örnek Palmira’da onurlandım, Zenobya kafa tutarken Roma’ya Basitburnu’nda selam durdum, kadim dost Cebel-i Akra’ya Kırk bin yıllık aşka kavuştum, Aşkdeniz’den çıktığımda Üçağızlı Mağara’ya Bir kurda zengin Arap dilinin eşiğini adımladım, Besime öğretmenle Beyrut ve Amman ışıklandırdı Adonis’i, yanımdaki çevirmenle Kırk üçümde ikinci kez sevdalandım, Divriğili bir kıza Bir ömür sığdırdık, sönük Ankara’da koşarken bir yaza Kırk altımda “Yoğunluk”ta dirilttim yirmi yıl önceki sanat kitabını Kırk yedimde “Suriye Günlüğü”nde sordum düşmanlıkların hesabını Kırk dokuzumda “Hataylı İki Aşık”ta verdim ozanların imgelerinden Sevdanın harını, ayrılık ve ölümün soğukluğunu dilin belinden Her dönemin devinimi, ivme kattı yürek ve beynime Yıllar sonra onun için döndüm öğrencilik kentime Pişmanlık hiçbir zaman uğramadı gergefli semtime Harlamayı sürdürdüm partide, sendika ve dergilerde üretkenlik ateşimi İlkyaz’ımızla Avrupa’dan döndüğümüzde, burada yitirdim ikinci eşimi En verimli ellili yaşlarımda, sevdalım oldu bir Kürt kızı Çatışmalı ve fışkırmalı diyalektik, oya’ladı bilincimdeki hızı Her taşa vurulduğumda bilendim, hayatı yeniden kurmaya Marifet yüklendik yürekten, başladı Bağlaç dergimiz filize durmaya Hata ve yanlıştan arınmak için başvururum kendimi sorgulamaya Arka arkaya Aşkar abimi, Mustafa canımı, Sabahat ablamı aldı ölüm Elli üçümde “Salkım Saçak Keldağ”la fışkırdı, sularından ilk öyküm Art arda sökün etti kitaplı öykülerim “Közlü Yürekler”, “Dirilten Duyunçlar” “Çölüngelini”nde küllerinden doğdu Zenobya, “Kaplan Ali”yi sevdi dağlılar Elli üçümde Taksim’de Gezi Kitaplığına bağışladım kitaplarımızı Haziran direnişinde embriyolanan Diren’imiz, doldurdu kucaklarımızı Evin’imiz ikiledi kardeşliği, Devrim Stadyumu’nda katıldı İlkyaz’ın mezuniyetine Kuşakların atardamarlarını, ben’lerinde imgeleştirsinler dilerim genişleyen evrene Gezdim, sezdim, eylemledim ve yazdım, mutluyum yaptıklarımdan Altmışımda kronikliğimle koronaya yakalanmadım, umutluyum yarından Sevda’yla yarattık “Avrupa’nın Yüzleri”ni, memnunum can dostlarımdan Ömür bu, çizik-yazık-keşkeyle değil, insanlar yeniden (t)üreterek paylaşsın Bir gün toprağa düştüğümüzde, ışıklı çocuklarımız meşalemizi taşısın…
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.