Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Anıları
Değerlendirme, Murat Hiçyılmaz
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman Hanım, 1934 yılında kendisiyle röportaja gelen kadın gazeteciye demiş ki:
“Kızım, sakın bir romancıyla evlenme. Çünkü onlar bütün inceliklerini, bütün zarafetlerini okuyucularına harcayıp bitiriyorlar, yakınlarına bir şey kalmıyor. Kendilerini eserlerinin içine döküp, adeta boşalıyorlar.”
Öyle midir gerçekten?..
Eh, yıllardır hayatının merkezine kurgusal bir şeyler yazmayı oturtmuş biri olarak, -oranını, ölçüsünü bilmesem de!- Leman hanımın sözlerinde bir haklılık payı olduğunu söyleyebilirim. Her kitabın bitiminde bir süre içim tamamen boşalır sanki, tükenirim, hani neredeyse boş bir teneke gibi hissederim kendimi…
Zamanla geçer bu duygu. (Haa, olumsuz, rahatsız edici bir durumdan bahsettiğim düşünülmesin sakın. Evet, ‘boş bir teneke’ ama, daha önce dopdoluyken, içindekileri kendi isteğiyle ve istediği gibi boşaltmış ve yakında yeniden dolacağını bilen/uman bir teneke. Ne bileyim, sanki tutkulu, coşkulu bir sevişme sonrasında o doygun/huzurlu tükenmişliği andıran bir duygu en çok!)
Öte yandan, doğaldır ki, taa en başından en sonuna kadar tüm süreç boyunca ‘yaşanan’ dünyadan bir ölçüde -kişiye göre; ama az, ama çok!- kopuyor insan. Çünkü beyninde yarattığı özel/özgün dünyada (da) yaşıyor aynı zamanda. (Hatta daha çok o dünyada yaşıyor!) Tabii, bunun en fazla farkına varanlar (ve en fazla etkilenenler!) ise, elbette yazan kişinin en yakınları…
Doğrusu, Leman Hanımın dediği gibi, bazen istemeden ‘incelik ve zarafet’ de gözardı edilebiliyor olabilir ama, dedim ya, asıl sorun; yazan kişinin -beyninde yarattığı ve bir anlamda tanrısı olduğu!- bambaşka bir dünyada da yaşaması tüm benliğiyle…
Her iki taraf içinde kolay değil, biliyorum. Özellikle yakınları açısından! Çünkü ‘yazan kişi’nin bilinçli tercihidir bu, oysa yakınları (gönüllü veya gönülsüz!) kabullenmişlerdir yalnızca…
Sevgili Leman Hanımın anısına kucak dolusu papatyalar, güller, yıldızlar…