Geçmiş Zaman Olur ki Geçen Seneydi | Tamer Dursun
DERVİŞİN S/ÖZÜ
Almanya’da, Mannheim İstasyonu’nda trenimi beklerken, gözüm, elinde bavullarla, telaş içinde sağa sola koşturan bir gence takıldı. Her halinden zor durumda olduğu anlaşılıyordu. Tam ben gencin yanına gidecekken, o da beni farketti ve koşarak yanıma geldi. Önce benimle ingilizce konuşmaya çalıştı. Türk olduğunu anladım ve „Türk müsün kardeş?“ diye sordum. Derin bir ohh çeker gibi gülümsedi. „Evet abi, Türküm.” dedi ve başladı hikâyesini anlatmaya. Adı Refik’miş. Bir Alman firmasında staj yapmak için Türkiye’den kalkıp buralara gelmiş ama dil sorunu, yol zorluğu derken kafası karışmış. Bir de, gideceği yere geç kalınca, iyice panik olmuş. Elindeki adresi bana uzattı. “Merak etme kardeş, hallederiz.” derken, trenimiz de geldi.
Trene bindik. Gideceği yere kadar ona eşlik ettim. Yolda sohbet muhabbet derken, ineceğimiz istasyona vardık. Firmadan biri Refik’i bekliyormuş. Adamı bulduk ve ben delikanlıyı sağ salim teslim ettim. İçim rahat etmedi, ayrılırken de adresimi, telefonumu verdim ve „Zorda kalırsın, maddi manevi bir şeye ihtiyacın olur, hasta masta olursun, aman çekinme ara beni, yakınlardayım, atlar gelirim.“ dedim.
Refik’İn gözleri doldu. „Tamam Tamer abim.“
Sarıldık birbirimize ve ayrıldık.
Daha sonra baktım, Refik bana Facebook’da arkadaşlık yollamış.
Kabul ettim, sayfasına baktım. Refik ile aramızda insan olmamız dışında tek bir ortak noktamız yoktu ama bize ne! Ortak noktamız bize yeterdi de artardı.
Derken, aradan aylar geçti ve ben uzun zaman sonra, geçen hafta Düş Çürüğü kitabımı imzalamak için İzmir’deydim. Sağ olsunlar, sevenler mekânı tıka basa doldurmuşlardı ve çok keyifli bir imza gününe başlamıştık. Kitaplarımı imzalarken, imza kuyruğunda sıra bir gence geldi. Adını soracaktım ki, göz göze geldik. Gülümsedi ve “Tamer abim, hatırladın mı beni?” diye sordu. Biraz daha dikkatli baktım. „Evet ya!“ dedim „Sen İstasyondaki delikanlısın. Refik.“
Sarıldık birbirimize.
Refik Manisa’da okuyormuş ve Almanya’daki staj dönemi bitince, dönmüş, okuluna kaldığı yerden devam ediyormuş. Geçenlerde de, benim İzmir’e geleceğimi duyunca, üşenmemiş, o kadar yolu tepip, hem kitap imzalatmak hem de beni görmek için İzmir’e gelmiş. Çok duygulandım.
“Abi ben senin…. Yani bilmiyordum valllahi… Hani yazar falan… Sen de hiç söylemedin, anlatmadın…” diye ezildi büküldü.
“Ah güzel kardeşim.” dedim “Sıfatların canı cehenneme. Seninle karşılaştığımız gün, orada sadece iki insan vardı. Siyasetten, dinden, ırktan, sıfatlardan uzakta, iki insan. Ne gereği vardı etiketlerimi önüne sermeye? Ne güzel işte, tertemiz bir tanışma olmuş ki, bugün sen buradasın. Hoş geldin, sefalar, sevgiler getirdin.“
Refik bir süre daha yanımda durduktan sonra tekrar o kadar yolu geri gitmek için vedalaştı.
Giderken arkasından baktım.
Belki çoğu insana sıradan gelecek bu hikâyeyi bir daha düşündüm. Bu sarılma benim için çok anlamlıydı. Çünkü bizim buna çok ihtiyacımız var. Başkalarını bilmem ama ben, bana benzemeyenlere de sarılmayı çok özledim. Bıktım, her geçen gün daha da karanlığa inen günlerden, birbirinden kopup savrulan insanlardan, kardeş kavgasından, şiddetten, kandan, vahşetten, sömürüden, işkenceden, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, rezillkten, kepazelikten, öteleyenlerden, iteleyenlerden, zulümden, acıdan, kahırdan bıktım, usandım. Şu güç günlük dünyada birbirimizle üç kelime edemeden göçüp gidiyoruz. Neden? Çünkü bizim buralarda ikinci soru hep „Nerelisindir?“
Nerelisin?
Neye inanıyorsun?
Kimlerdensin?
İnancın ne?
Uzayıp giden onca gereksiz soru!
Kimse „Hele önce gel, gel de sana bir sarılayım.“ demiyor, önce nereli olduğunu öğrenip, sonra sarılıyor!
Yolu faşizmden geçmeyen ve kötülüklerden beslenmeyen kim varsa, gelin kardeşlerim, gelin de geç olmadan sarılalım. Önce “Oralı mısın?” diye değil, “Yaralı mısın?” diye soralım.
Ben bıktım, hep geç kalmaktan, hep göç olmaktan. Biliyorum, sizler de bıktınız, usandınız.
Hadi, gelin kardeşlerim, gelin siz. İlle de vardır, paylaşacağımız bir parça ekmek, bir bardak çay, iki güzel söz ve sevgi. Gelin.
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun