Günün Hikayesi | Babamın Fanilası | Tamer Dursun
Kaç gündür yollardayız ve şimdi neredeyiz bilmiyorum.
Ben, kardeşim, annem ve babam…
Köyümüzü, evimizi, eşyalarımızı, hayvanlarımızı, toprağımızı ve sevdiklerimizi bıraktık arkamızda.
Almanya’ya varmaya çalışıyoruz.
Almanya…
Masal gibi bir yermiş. Babam söyledi.
Orada iş ve para varmış. Orada çocuklar hastalıktan ve açlıktan ölmezlermiş, korkmazlarmış geceleri. Çikolata, şeker, oyuncak…
Almanya…
Masalistan…
Gece.
Ay kocaman bir lamba gibi üstümüzde.
Biz ormanın içinde, patika bir yolda.
Etrafımızda bir sürü insan.
Çoğunun dilini bilmiyor, söylediklerini anlamıyoruz.
Hepsi de işte o Masalistan’a, Almanya’ya varma derdinde.
Günlerdir açız.
Kardeşim daha çok küçük. Sürekli ağlıyor.
Sussun diye, arada bir eğilip, kulağına, babamın bana anlattığı Almanya’yı fısıldıyorum ama kardeşim susmuyor.
Neyin var senin kuzum?
Neden hep ağlıyorsun sen?
Gece.
Issız, derin, karanlık ve ürkütücü.
Her şey korkutuyor beni.
Yaprak sesi, ayak izi, ağaç gölgesi…
Birkaç kere dikenli tellerin olduğu topraklardan geçtik. Sınır diyorlarmış oralara. Ülkeyi ülkeden, insanı insandan ayırırmış…
Geçip gittiğimiz yerler kar, çamur ve bıçak gibi soğuk.
insansız yerler…
Kederli bir kartpostal gibi buralar, insana ölümü hatırlatıyor.
Annem yol boyunca hiç konuşmadı. Konuşmuyor.
Canım benim, korktuğumu anladığında beni, dönüp dönüp öpüyor.
Ama annemin dudakları buz, annemin dudakları çatlamış. Annemin dudakları artık kırmızı değil, mor…
Yol boyunca babama bakıyorum.
O benim kahramanım.
Ama kahramanım zor durumda. Söylemese de, bunu hissedebiliyorum. Bir şeyler yolunda gitmiyor.
***
Dün gece, bir dağın yamacında mola vermiştik.
Saat kaçtı bilmiyorum, uyandım.
Babam uyandığımı farketmemişti ve sigarasını içip, uzaklara bakıyordu.
Yanına gittim.
Babamın sigarası ıslaktı.
Kahramanım…
Kahramanım, dayamış sırtını gecenin pişmanlığına, sessizce ağlıyordu.
Oysa ben ko anda babamı öyle görene kadar, kahramanların ağladığını bilmezdim.
Gece.
Karşımızdaki karanlık orman vahşi bir kurda benziyor.
Hani gece ona izin verse, bir anda bizi yiyip yutacak gibi.
Kaç gündür kafam kaşınıyor ve saçlarım keçe gibi. Tırnaklarım, parmaklarım, ellerim kir içinde. Kollarımda diken yaraları var ama bu yaralar canım çok acıtsa da, ses etmiyorum.
Nedense birden bire Merdo geldi aklıma.
Merdo benim köydeki en iyi arkadaşım.
Onun babası yok.
Babasını jandarma vurmuş.
Bir keresinde Merdo’ya “Neden, neden senin babanı öldürdüler ki?“ diye sormuştum da, o da bana „Toprağını çok sevdiğinden…“ demişti.
Aman be Merdo!.. İnsan hiç toprağı sevdi diye öldürülür mü, sevmek hiç ölüm sebebi olabilir mi?.. Sevmek güzeldir, sevmek iyidir. Ben kuzuları çok severim meselâ… Ya da sen beni… Galiba… Ne bileyim işte… Beni de, seni de vurmasınlar Merdo!
Ah Merdo!
Ayaklarım çok üşüyor.
Botlarım yırtıldı, içi kar dolu.
Güleceksin belki ama inan, sobamızı o kadar çok özledim ki…
Burada olsaydı, sıkı sıkı sarılırdım ona.
Ona ve sana Merdo.
Gözlerimi sıkı sıkı yumuyorum.
“Önüm, arkam, sağım, solum soba!”
***
Üç gün önce felaket bir şey oldu.
Ne zaman uykya dalsam, o anda yaşadıklarım rüyama geliyor, nefes alamaz oluyorum.
Ben, ben hayatımda ilk defa, üç gün önce, ölümü hissettim… Ölümü yaşadım.
Ölmeyi yaşamak!
Gene sabaha karşı, usulca, bir sınırdan geçiyorduk ki, polisler bizi yakaladı. Bizi ve dilini bilmediğimiz bir aileyi daha. Hepimiz, anne, baba, çoluk çocuk, dokuz kişiydik. Köpekli polisler bizi alıp, berbat kokan, harabe, yarı karanlık bir yere götürdüler ve hepimizi yanyana bir duvarın önüne dizdiler. Korkuyorduk.
Karşımızdaki iri yarı polislerin ellerindeki köpekler, çıldırmış gibilerdi. Zincirlerini koparıp, üstümüze saldırmak için can atıyorlardı. Babam bir ara polislerle konuşup, bir şeyler demek istedi ama aynı anda iki polis, zaten zor bela tuttukları iki köpeğin zincirlerini koyverdi ve köpekler aynı anda babamın üstüne atladı. Ben yüzümü annemin çiçekli eteğine gömdüm ve kulaklarımı kapattım.
Babammmm!
Babamı neden öldürüyorlar? Bizi çok sevdiği için mi? Merdoooo… Haklıymışsın Merdo… Benim babamı da öldürüyorlar Merdoooo…
Gözlerim ve kulaklarım kapalıydı ama köpeklerin altında kalan babamın, kahramanımın çığlıkları kalbimin duvarlarında yankılanıyordu.
Aradan bir dakika mı geçti yoksa bir yıl mı, bilmiyorum.
Sesler durdu.
Korku içinde gözlerimi araladım.
Babam çırılçıplaktı ve kanlar içinde yerde yatıyordu.
Polisler köpeklerini alıp dışarı çıkmışlardı.
Babamın yanına koştuk. Annem yanına çöküp, babamın başını dizlerinin üstüne koydu. Babamla göz göze geldik. Sadece „Korkma güzel kızım… Korkma sen, bir şey yok.“ diyebildi.
Babalar hep mi böyleler, ölümle burun burunayken bile çocuklarına hep „Bir şey yok.“ mu derler?
Ben bunları düşünürken, o anda, demir kapının yanında, yerde, babamın fanilasını gördüm. Köpekler fanilayı parçalamıştı ve her yeri kan içindeydi. İlkin etrafı kolaçan ettim ve sonra, kimse görmeden, babamın kanlı fanilasını kazağım içine sokup, göğsümün üstünde sakladım.
Polisler bir süre bizi tuttuktan sonra bıraktılar. Biz de arkamıza bile bakmadan, sınırın diğer tarafındaki ormana sığındık.
***
Yorulmuşuz.
Acıkmışız.
Susamışız.
Uykusuz ve umutsuz bir zamanın kıyısındayız.
Kimse tek kelime etmese de, gözlerimiz ne kadar çok şey anlatıyor.
Biraz önce babam yanıma geldi ve kirli, pasaklı saçlarımı öptü. Ben ne kadar pis koktuğumu biliyorum ama babam bana „Mis kokulu kızım benim.“ dedi. Sonra beni kucaklamak istedi ama o sırada, kazağımın altındaki şişliği farketti. Merakla elini kazağımdan içeri soktu ve göğsümde sakladığım kanlı, parça parça olmuş fanilayı çıkardı. Şaşkındı. „Kızım neden fanilamı alıp sakladın ki?“ diye sordu.
Başımı öne eğdim.
„Sen…Hani sen bir keresinde, köydeyken, bana ‚Superman’In pelerini varsa, benim de fanilam var kızım.’ demiştin ya… Benim kahramanım fanilasız ne yapar…Ben…“ diyebildim, gerisi söyleyemedim ve ağlamaya başladım.
Babam tek kelime etmedi, sadece gözyaşlarımı sildi ve avuçlarımı öptü. Avucumdaki ıslaklık canımı yaktı.
Ben, kardeşim, annem ve babam…
Köyümüzü, evimizi, eşyalarımızı, hayvanlarımızı, toprağımızı ve sevdiklerimizi bıraktık arkamızda.
Almanya’ya varmaya çalışıyoruz.
Almanya…
Masal gibi bir yermiş. Babam söyledi.
Orada iş ve para varmış. Orada çocuklar hastalıktan ve açlıktan ölmezlermiş. Korkmazlarmış geceleri. Çikolata, şeker, oyuncak…
Almanya…
Masalistan…
Merdo… Can Merdo…
Sevmek güzeldir, sevmek iyidir. İnsanları, seviyorlar diye, sürgünlere yollamasınlar, aç koymasınlar, hasta etmesinler, öldürmesinler. Ben kuzuları çok severim meselâ… Ya da sen beni… Galiba… Ne bileyim işte… Beni de, seni de vurmasınlar Merdo!
Kardeşim ağlıyor.
Annem susuyor.
Ayın rengi bize yabancı.
Dünya masallardaki dev sanki ve ben dünyanın bütün cücelerini babamın fanilasına saklıyorum.
***
Hepimiz bu dünyanın mültecileriyiz.
Ve babalarımızın fanilalarına sakladığımız milyonlarca cüce.
Dünya tam karşımızda, dev gibi…
***
Sevgiyle.
t a m e r d u r s u n