Günün Hikayesi | Bazı Tabutlar Gökyüzüne Gömülür | Dursaliye Şahan
“Kapımıza değil, Kalbimize vuran buyursun!” Şems-i Tebrizi
Neden hep çatı katlarında oturuyorsun diyorlar. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey, tavanı alçak, toprak yerine gökyüzüne gömülmüş bir tabutu andıran, o daracık çatı katlarını seviyor olmam. Bu anlaşılmaz tercihim geçmişimle ilintili olabilirmiş. Geçmiş… Hangi geçmiş? Yoksa otuz yıl önceki unutamadığım o talihsiz olay mı?
Sadece suçu işleyen mi suçludur? Ya tanık olduğu halde engellemeyen veya failleri görmezden gelen ve dolayısıyla suçu saklayan…
Dün onlardan biriyle karşılaştım. Tanıdı beni. Boynumdaki denizci fuları hâlâ aynıymış.
“Mesleğe başladığımda rahmetli babam hediye etmişti,” dedim.
Bankada şube müdürü olmuş. İkinci evliliğini yapmış. İki de çocuğu varmış. O kadar çok şey anlattı ki, uzun uzun ülkenin niye düzelemeyeceğinden filan bahsetti.
O meşum suça hiç değinmedi.
Üç arkadaştılar. İkisi on üç, biri on iki yaşındaydı. Arka sırada oturan Vanlı çocuğu hedef almışlardı. Oğlan taşradan yeni gelmişti. Aksanıyla başlayıp kilosuyla devam ettiler. Şişko Kekeç lakabını üzerine mühürlemişlerdi.
Müdür yardımcısı, müdahale etmemek gerek deyince kendi hallerine bırakmıştım. Çok geçmeden Şişko Kekeç’in yanına Kokarca da eklenmişti. Hâlâ ne zaman aklıma gelse içim sızlar. Bir öğretmen öğrencisi o haldeyken nasıl müdahale etmez? Aslında en büyük suçlu bendim.
Sınıfın yarısını sessizce örgütlemişlerdi. Derslerine dört elle sarılmış o masum çocuğu bir anda sınıfın paspası haline getirmişlerdi.
“Kokuyorsun sen.”
“Konuştukların anlaşılmıyor.”
“Bizimle oynama.”
“Benimle konuşma.”
“Koca burnunu her yere sokma.”
O sessizleştikçe şiddeti artırdılar. Dün karşılaştığımız banka şube müdürü sınıfa girerken oğlana çelme takmış, boylu boyunca yere uzatmıştı. Ön dişlerinden biri kırılmıştı. Sınıfa girdiğimde etrafında çember olmuş gülüyorlardı.
İntihar haberi geldiğinde mideme bıçak gibi bir ağrı girmiş, bir daha da gitmemişti. Geride buruşuk bir kâğıt üzerinde bıraktığı o tek cümlelik not:
“Ölümümden kimse sorumlu değildir.”
Müdür yardımcısıyla evlerine taziyeye gitmiştik. Annesini hastaneye kaldırmışlar, babası perişan, ablası çırpınarak ağlıyordu.
Dönüş yolunda müdür yardımcısı, “Kim bilir ne derdi vardı?” dedi. Hiç cevap vermedim.
Ertesi gün sınıfa girdiğimde, “Yarın arkadaşınızın cenazesi var,” dedim.
Kimseden çıt çıkmadı. Sesimi biraz daha yükselttim.
“Hepiniz geleceksiniz.”
Müdür, müdür yardımcısı ve öğrenciler otobüse bindik. Mezarlık kalabalıktı. Annesinin ağlamaktan sesi kısılmıştı, babası donmuş gibi tabuta bakıyordu.
Cenaze mezara indirilirken üç arkadaşın yüzüne baktım. O gün ilk kez anladım ki kötüler kötülüklerinin farkında olmuyordu.
Tayinimi isteyip Anadolu’ya geçtim. Tek sınıflı köy okulu bana iyi gelmişti.
“Hocam sizinle karşılaştığıma çok memnun oldum,” dedi banka şube müdürü.
Hafifçe başımı salladım “Hâlâ burnun çok hassas mı?” dedim. Şaşkınlıkla dudaklarını büktü.
“Nasıl yani hocam?”
“Bizim duyamadığımız kokuları duyardın. Unuttun mu?”
Kısa bir süre bakıştık. Hayır, o bakışlarda pişmanlık yoktu. Peki, bu adam hangi duygular içindeydi? Ne hissediyordu? Bilmiyorum. Yavaşça kalkıp elimdeki yarım kalmış çayı masaya bırakarak kapıdan çıktım. Suç ortağı olduğumuzun farkında bile değildi.
Haber kaynağı: ://dedektifdergi.com/polisiye-hikayeler/kucurek-oykuler-2/