Günün Hikayesi | Zincirli Palas | Gülsüm Öz
Bu yoksulluğun koyu fonunda, tek parlayan motif Suna ile Tibet’in aşkıydı.
Zincirli Palas Apartmanı İstanbul’un kadife ışıkları arasında, Boğaz’a sırtını dayamış, alnında paslı bir tabela taşırdı. Bir zamanların ihtişamını, şimdinin sessizliğini saklayan, her taşında bir sır, her penceresinde bir kadın nefesi gizliydi. Apartmanın sahibi paşa soyundan gelen Leman Hanım, şehrin çürüyen zarafetinin son temsilcisiydi. Mutsuz evliliğinin tek tesellisi olan biricik kızıydı ama bir gün bahçede hizmetkarların çocuklarıyla oynarken kayboluverdi. Evladını kaybeden Leman o günden sonra aklını kaybetmiş bir haldeydi. Kızı her yerde aranıyor ama bulunamıyordu. Leman’ın çektiği acıya bahçedeki kediler bile ağladı. Bu olay Leman’ın merhametini paslı bir zincire çevirmişti.
Leman, kızının kaybolmasından sonra evin bahçesinde oynayan hizmetkarın kızı Kadriye ile kâhyanın oğlu İlyas’ı zincirle direğe bağlamaya başladı… Kendisi de aklını bir türlü toparlayamaz olmuştu. Kimse bunu neden yaptığını anlayamamıştı. Haindi işte… Kızını kaybedince delirmişti… Kötü kadındı Leman, merhametsizdi. Leman hiçbir açıklama yapmadan çocukları oyun vaktinde zincirle direğe bağlamaya devam etti. O zincir, yıllar sonra Leman’ın kaderine de dolanacaktı elbette ama onun gözü karaydı.
Aradan Otuz yıl geçmesine Leman’ın kaybolan kızının ne ölüsüne ne de dirisine rastlandı. Kızının yaşıtı olan hizmetkarın kızı Kadriye ile kâhyanın oğlu İlyas evlenip çocuk sahibi olmuşlardı. Onların kızı da ayaklanır ayaklanmaz Leman tarafından zincirlenmeye başladı. Yine bir gün Leman Hanım kâhyanın üç yaşındaki kızını zincire dolarken çocuğun debelenmesi sonucu kızcağız boğularak öldü. Küçük kız nefesini yitirirken, o paslı halka Leman’ın vicdanına da dolandı. O günden sonra Zincirli Palas’ın bahçesinde güllerin açtığını kimse görmedi.
Kimse kızın cesedini bulamadı. Acaba neden İlyas kâhya kendi kızının cesedini gizlice ortadan kaldırmıştı. Kimse İlyas’ dan şüphelenmedi. Dolayısıyla Leman bu cinayetten çok kolay sıyrıldı… Ancak o bahçeye bakamıyor, her gece kız çocuğun çığlıklarıyla nefessiz bir halde uyanıyordu. Vicdanı sızlıyor, çok acı çekiyordu.
Artık ölen kızın çığlıklarına dayanamayan Leman, Zincirli palas Apartmanını Kadriye ile İlyas’a emanet ederek adeta kaçarak Amerika’ya yerleşti… Fakir hizmetkarlarına apartmanını emanet ederek biraz vicdan azabından kurtulacağını sandı… Ama kurtulamadı. Küçük kızın çığlıkları da onunla Amerika’ya yolculuk yapmıştı adeta.
Kızının öldürülen Kadriye ise tapusu kendinde olmayan apartman ile rahatlamadı. Leman’dan intikamını alacaktı. Kadriye’nin kalbinde yeşeren intikam ateşi ortalığı kavuracaktı.
Öncelikle Zincirli Palas’taki Leman’ın toz kondurmadığı değerli tabloları, gümüş takımları, pahalı eşyaların tamamını çalarak antikacı dükkânı açtı. Sattığı her eşya, Leman’a duyduğu kini, ölmüş kızının hatırasını ve içindeki aç gözlü adaleti yansıtıyordu.
Kadriye, insanların çaresizliğinden para kazanırken bile gözlerinde bir acı parlıyordu çünkü hiçbir para, zincir izlerini silmezdi.
Kocası İlyas ise apartmandaki boş daireleri iki yoksul aileye az para ile kiraya verdi. Adeta fakir dostuydu İlyas. Oysa Leman, hizmetkarın apartmana kiracı doldurduğunu bilse çok kızacak, hepsini kapı dışarı edecekti… İlyas bunu bilerek yaptı. Kızı zincirle boğularak öldükten sonra mı değişmişti… Yoksa her zaman merhametli bir adam mıydı bunu anlamak zordu. Ancak işveren kölesi İlyas yoktu artık.
Ve şimdi, Zincirli Palas yeniden kadınların hikâyesiyle nefes almaya başlamıştı.
Yoksul kiracılardan Suna çok güçlü bir kişiliğe sahipti. Hem okuyor hem de en ağır işlerde çalışıp üvey kardeşlerine bakıyordu. Üvey annesi parasızlığın ve sefaletin pençesinde acımasız biri olmuştu. Üvey anne Birsen’in her sözü bir kırbaç gibi inerdi Suna’nın omzuna. Çalışıp para kazanmasını, daha çok para getirmesini iş bulamıyorsa kendini satmasını bile söyledi. “Gerekirse orospu oluver, ama kardeşlerinin karnı doysun” diye bağırıyordu.
Suna, o sözleri yutkunarak sustu, çünkü sustukça güçlü kalmayı öğrenmişti. Suna susarak büyüdü. Her susuşu, içindeki bağımsız kadının sesi oldu.
O, sevmeyi de dirençle karıştıran bir kızdı. İşsiz babasına çok düşkündü. Babasının işsizliğini hissettirmemek için geceleri, eski gümüş takılardan yeni bilezikler yapar, onları antikacı Kadriye’ye götürürdü. Kadriye parayı az verir, ama bakışlarıyla fazlasını anlatırdı.
“Dün ben, bugün sen… Zincir değişmez.”
Diğer yoksul kiracı olan Tibet’e aşıktı Suna. Tibet de duymuştu Suna’nın üvey annesinin “Orospu oluver” dediğini. O anda bir iş sahibi olup Suna’yı açlıkla çırpınan kadının dilinden kurtarabilseydi ama ne çare. Tibet de babası öldükten sonra annesi ve kız kardeşi ile bu apartmana kirayı veremedikleri için taşınmıştı. Tibet’in tek derdi kız kardeşini üniversiteye yazdırmaktı. Çok çalışıyordu.
Bu yoksulluğun koyu fonunda, tek parlayan motif Suna ile Tibet’in aşkıydı.
Tibet’in elindeki mücevher kutusunda babasından kalan köstekli bir saat, cebinde ise borçlar vardı. Saat kutusunun içinde sadece zaman değil, gizli bir miras belgesi de gizlenmişti ama ne Tibet’ în ne de ailesinin o mirastan haberi yoktu. Ölmeden önce o çok sevdikleri babasının annesini Yeşim ile aldattığını da bilmiyorlardı. Babaları evine, çocuklarına düşkün bir adam olarak bilinirdi ve öyle gömüldü. Tibet morga gidip babasının eşyalarını aldığında poşetin içinde daha önce hiç görmediği bir mücevher kutusu vardı.
Tibet mücevher kutusunun süngerinin altındaki miras belgesinden habersiz emaneti antikacı Kadriye’ye rehin bıraktı. Kadriye’nin gözlerinde o an tanıdık bir acı parladı. Kadriye, kaderin mührünü yeniden devreye sokmuştu. Bir başka zincir, bir başka kuşak.
Tibet hayatın adaletsizliğinde boğuluyordu. Kız kardeşi Asya’yı kurtarmak isterken, aşkını ve gururunu aynı zincire bağladı.
Yeşim kocasını Tibet’in babası ile aldatmış, ondan hamile kalmıştı. Kocası ikisini de öldüreceğini söyleyince yasak aşkına bu mücevher kutusunu bıraktı ama adam kutuyu bile açamadan trafik kazasında öldü. Ardından kocası Cemal intihar etti.
Leman yeğeninin intihar ettiğini öğrenince cenaze merasimi için Amerika’dan döndü.
Zincirli Palas’ın koridorlarında yankılanan Leman’ın ayak sesleri geçmişi uyandırdı. Sonra zenginliğin boşaldığı, fakirlerin dolduğu odalara baktı. Nerede antikaları, o değerli tabloları. Bu sefil insanlar kimler.
Kayıp eşyalar, yoksul kiracılar, çökmüş duvarlar…
Ama asıl çöküş, Leman’ın içindeydi.
Bir zamanlar zincirlediği o çocukların gözleri hâlâ duvarlarda asılı gibiydi.
Zincirli Palas Apartmanını tam da satmak üzereyken, paslı geçmişi gelip kapısını çaldı.
Ve bir gece, loş bir fener ışığında, kim olduğunu seçemediği elinde zincir tutan bir adam odasına girdi. Sonra karanlık. Sonra sessizlik. Sabah olduğunda Leman yoktu.
Ne ölüsü bulundu, ne dirisi.
Damat Ekrem, onu havaalanında uğurladıklarını söylerken, gözlerini kaçırıyordu.
Avukat Leman’ın tapu randevusuna gelmediğini anlatıyordu.
Kadriye, sessizce dükkânında o köstekli saati parlatıyordu.
Ve İlyas bahçede aynı zinciri bir gül dalına dolamış, gökyüzüne bakıyordu. Zincirli Palas bir kez daha sessizliğe gömüldü. Leman Hanım bir daha görülmedi.
Leman’ın kaybolduğu gün, Tibet antikacıdan aldığı paraları çekmeceden alıp cebine koydu. Kız kardeşini kursa yazdıracağı için heyecanlıydı. Babasının trafik kazası ile öldüğü gün geldi gözünün önüne. Daha önce babasında hiç görmediği o mücevher kutusu içinde köstekli bir saat artık antikacının rafındaydı. Tibet çalışıp para kazanınca babasının emaneti olan o kutuyu antikacıdan geri alacaktı. Artık gidip kardeşinin kayıt işlemini yapmalıydı. Tam odadan çıkarken apartmanda bir telaş… O gece, Zincirli Palas’ın duvarları yeniden inledi.
Suna’nın üvey annesi Birsen düşüp beyin kanaması geçirince hastaneye yatırmışlardı. Kadının acilen ameliyat olması gerekiyordu ama para gerekliydi. Hiçbir sağlık sigortaları yoktu. Suna adeta apartmanı inletti. Bu parayı bulmalı, üvey annesi ameliyat olup kurtulmalıydı. Tibet Suna’nın duvarlarda yankılan sesiyle irkildi.
Kendisini hastanede bulan Tibet sevdiği kızın annesi için antikacıdan aldığı para ile vezneye doğru yürüdü. Bir kutu, bir saat, bir kadın gördü sayarken parayı. Hepsi aynı kaderin halkalarıydı. Tibet kardeşinin eğitimi için antikacıdan aldığı parayı Suna’nın annesi için vezneye yatırdı ama bu para yeterli değildi.
Leman zincirlenmeden önce beyin kanaması geçiren annesi için para bulmak için Zincirli Palas Apartmanına gelen Suna İlyas’a koştu.
İlyas elinde paslı bir zincirle parayı verirken, gözlerinde yanan şey kin mi, şefkat mi, kimse bilemedi.
Suna hastaneye yetiştiğinde Tibet’in elleri boştu.
Suna elindeki çantadan bir tomar para çıkarıp masaya koydu:
“Ben buldum,” dedi, “önemli olan onun yaşaması.”
Ama o paranın ağırlığı, Suna’nın omzuna değil, kalbine dolandı. Tibet, o zincirin bir ucunun sevdiği kadına bağlandığını anlamıştı.
Suna’nın parayı temin ettiğinden habersiz olan babası Leman’a borç para için yalvarmış, kadın onu azarlayıp, bir böcek gibi ezip atmıştı. Mehmet çok içerlendi. Bu hain kadın her kötülüğü hak ediyordu. Gizlice kasayı kırıp parayı çalarken Leman’a yakalandı. Kadının elinden güçlükle kurtularak parayı çalamadan kaçtı.
Tibet kardeşi için antikacıdan aldığı parayı hastane veznesine yatırmış artık kız kardeşini okutma umudu kalmamıştı. Kız kardeşi Asya bir kadının çocuğuna bakıcılık yapıyor abisine çocuğa matematik dersi verdiğini söylüyordu.
Oysa Asya biberonla doyurmaya çalıştığı kendisi gibi kıvırcık saçlı kızın babasından olan kardeşi olduğunu bilmiyordu. Bir zamanlar Tibet’in babası ile yasak aşk yaşayan Yeşim zamanla Asya’nın sevdiği adamın kızı olduğunu anladı. Ama niye çocuk bakıcılığı yapıyordu… bu yoksulluk neden?. Yeşim, vicdan azabına daha fazla dayanamadı.
Tibet’e gerçeği söyledi. Bir mücevher kutusu, bir köstekli saat, bir kadın tarafından soruldu.
“Baban sana yalnızca bir saat değil, bir miras, bir itiraf, bir kardeş bıraktı.
“Ama hiçbir miras, kaybolmuş kadınların, kız çocukların yerini alamaz.”
Tibet hemen antikacı Kadriye’ye parayı iade ederek mücevher kutusunu almaya gitti. Kadriye kutuyu sattığını söyledi. Rehin tutma süresi geçmişti. Tibet onu satmamasını söylemişti. Kadriye ile tartışırken kadın yere yığılıverdi. Tibet antikacıdan koşarak çıkarken içeri bir adamın girdiğini görmedi. Sonraki gün Kadriye’nin öldüğü değil, kaybolduğu konuşuluyordu. Tüm aramalara rağmen kadının ne ölüsü ne dirisine rastlandı.
Kadriye’yi öldürdüğünü düşünen Tibet artık vicdan azabı ile yaşıyordu. Antikacıdan aldığı mücevher kutularını eve getirdi. Suna ile kutular içinde babasının emanetini aradılar ama bulamadılar. Bu mücevherleri saklamak için bodrumdaki mahzene inip bir çukur kazarken insan kemiklerine rastladılar… Bu bodrumda zincir izleri kaybolmamış cesetler mi vardı?.
Leman her yerde aranıyor ama bulunamıyordu. Bir istihbarat polisi ressam kimliği ile apartmana yerleşti.
Kayıp kız çocukları, kayıp kadınlar bu apartmanda neler oluyordu. Kayıp Leman, kayıp Kadriye, kayıp kız çocukları neredeydi.
Zincirli Palas, o kadınların acılarını duvarlarına kazımıştı.
Rüzgâr her estiğinde, paslı zincirlerin sesi hâlâ duyulurdu.
Ve kim bilir, belki de İstanbul’un bir köşesinde hâlâ o köstekli saat tıklıyordur.
Zamanı değil, kaderi ölçerek.
Leman’ın ölü mü, diri mi olduğu, ülke gündeminde gazetelerin baş sayfasındaydı.
Polis Leman’ın küçük yeğeninin kocası Ekrem’i sorguya çekmişti. Trafikte Leman’ı gördüğü kamera kayıtlarıyla ispatlanmış ama Ekrem onun Amerika’ya gittiğini söylemişti karısına. Trafikte hain ifadesiyle Leman’a uzun uzun bakan Ekrem kadın her yerde aranırken onu gördüğünü neden gizliyordu.
Leman’ın Amerika’da değil İstanbul’da olduğunu herkesten gizlemesinin sebebi aslında onu öldürmekti elbette. Ekrem’ mi öldürmüştü Leman’ ?.
Polis Ekrem’i göz altına alırken Suna’nın babası Mehmet’i, evin kahyası İlyas’ı ve tabi ki Tibet’i de sorguladı.
Polis için artık Mehmet bir numaralı zanlıydı. Leman’dan para isteyen ve alamayınca kasayı kırıp parayı çalmaya çalışan Mehmet Leman’ı öldürmeseydi kadın onu hırsızlıkla suçlayıp hapse attıracaktı.
Evin kahyası İlyas ise kendi kızı da yıllar önce kaybolmuş, izine rastlanmamış bir babaydı. Üstelik apartmanı gelir kapısı yapmıştı. Apartman satılınca ekmek kapısı kalmayacağı gibi yatacak yeri bile olmayacaktı. O da cinayet zanlısıydı.
Tibet, Suna’nın üvey annesinin ameliyatı için hastane veznesine oldukça yüklü miktar para yatırmış bu parayı nereden aldığını ispatlayamamıştı.
Polis bu parayı nereden bulduğunu sorgularken antikacı kadından aldığını ve onu itip öldürdüğünü itiraf edemeyen Tibet aslında kadını öldürmediğini de bilmiyor vicdan azabıyla uykusuz, kâbus dolu geceler yaşıyordu.
Leman’ın kızının kayboluşuyla başlayan yolculuğu ne zaman bitecekti.
Kimse bilmiyordu ki kızı kaybolmamıştı. Hizmetkar İlyas ile oynarken kuytuya gitmişlerdi. On üç yaşlarındaki İlyas kızın üstüne çullanmış kıza tecavüz etmişti. Sonra kızı boğarak öldürmüş aparmanın mahzenine gömmüştü. Yıllar sonra kendi kızı Leman tarafından zincirlenip öldüğünde onu da o kızın cesedinin üzerine gömmüştü.
Ya Kadriye… O neredeydi?… Diğerleri gibi ne ölüsü ne dirisi vardı.
Tibet babasından hatıra mücevher kutusunu Kadriye’den geri istediği akşam onunla itiştikten sonra yanından hızla uzaklaşırken İlyas’ın içeri girdiğini görmemişti.
Tibet o gün Zincirli Palas’ın kapısında uzun süre durdu. Paslı zincire dokundu. Zaman durmuştu. Ve birden, rüzgâr zinciri oynattı.
Halkalar birbirine çarptı, o metalik ses apartmanın içinden yankılandı:
Bir kadın sesi gibiydi. Belki Leman’dı. Belki Kadriye. Belki küçük kız çocukları… Belki hepsi. Çünkü Zincirli Palas’ta hiçbir kadın tam ölmezdi. Hepsi bir halka olur, birbirinin kaderine bağlanırdı. Ve şehir, o zincirlerin yankısıyla yaşamaya devam ederdi.
İstihbarat polisi apartmanda Leman’ın yeğenine âşık oldu. Yeterli delil bulamadığından cinayet zanlılarını sorgulamaktan vazgeçti.
Yıllar sonra bir antika dükkânında eski bir köstekli saat bulundu. İçinde sararmış bir belge, üstünde şu yazı.
“Zincir, kırıldığında özgürlük değil; gerçeğin sesi çıkar.” Ve bir kenara, titrek harflerle düşülmüş bir imza.
Kimse o gün orada ne olduğunu öğrenemedi. Ama İstanbul hâlâ o sesi duyar. Leman’ın, zincirlerin, kadınların ve zamanın sesi.