Avrupa 2. Öykü Yarışması Sonuçlandı | Asiye Adlı Öyküsüyle Dursaliye Şahan (İngiltere) Kazandı
Hollanda’da aylık yayımlanan Platform ve Kadın dergilerinin birlikte organize ettiği Avrupa 2.nci Öykü Yarışması sonuçlandı.
On yıl önce şiir ödülleri olarak başlayan yarışma, son iki yıldır Avrupa genelinde ve öykü dalında düzenlenmeye başladı.
Avrupa’nın birçok ülkesinden ilginin yoğun olduğu yarışmanın birincisi; İngiltere’den, Asiye adlı öyküsüyle katılan Dursaliye Şahan oldu.
Abdullah Bin Mükerrer’in Hikâyesi isimli öyküsüyle Bülent Başaran ikinci olurken, Tahtadan Dünyalar Ateş Aldı Sobadan öyküsüyle Serra Gök üçüncü, İntikam Bazen Bir Aperatiftir adlı öyküsüyle Kerime Sak dördüncü oldu.
Avrupa’nın birçok ülkesinden ve Türkiye’den yoğun katılım oldu.
Birinci : Asiye adlı öyküsüyle Dursaliye Şahan (İngiltere )kazandı.
İkinci : Abdullah Bin Mükerrer’in Hikâyesi adlı öyküsüyle Bülent Başaran (Türkiye – Adana )kazandı.
Üçüncü: Tahtadan Dünyalar Ateş Aldı Sobadan öyküsüyle Serra Gök (Türkiye- İstanbul) kazandı.
Dördüncü : İntikam Bazen Bir Aperatiftir adlı öyküsüyle Kerime Sak ( Türkiye – İstanbul) kazandı.
Dursaliye Şahan Kimdir?
Sivas’ın Geyikpınar Köyü’nde doğan Dursaliye Şahan; dört yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a göç etti. İstanbul’daki 13 yıllık banka memurluğundan sonra Londra’ya yerleşti. Irkçılık ve göçmenlik temalarının ağır bastığı öyküler, tiyatro oyunu ve romanlar yazan Şahan; zaman zaman yazı atölyeleri düzenliyor.
Dursaliye Şahan Kitapları:
Benekli Vakvak (çocuk masalı) Ayarsız Kadınlar Cemiyeti (roman ) Parantez Aşklar (öykü) Tottenham Çocukları (roman) Ah O Kadınlar (öykü), Hikâye Hırsızı (2012) Zabit Londra’da (Karikatür), Uçan Halı (Çocuk hikâyesi) Fakir Cennet (öykü), Döndü (öykü)
1.Olan Öyküsü: ASİYE
Sınıfa girip, çoğu papatya olan kurutulmuş çiçekleri ve yaprakları tek tek dağıtarak koltuğuma oturdum.
En önde oturan Kıbrıslı Ayşe Hasan, muzip muzip gülümsedi. “Niye gülüyorsun?” der gibi göz kırptım. Kıbrıslı aksanıyla, “E ne yapacaz şimdi bunları?” dedi.
“Bilmem Ayşe.”
“Ama hiç olur öğretmenim? Lâzım sen bilesin, sonra bize söyleyesin.”
“Resmini yapacaksınız Ayşe. O elindeki nergisi, tam karşına koyacaksın; sonra kalem kullanmadan sadece boyalarla resmini…”
Tam bu sırada dışarıdan, Müdür Bey’in gergin sesi duyuldu.“Gayıtlarımız bitti!”
“Ama biz taaa Fullham’dan geldik.”
Çocuklara dönüp, “Vakit kaybetmeden başlıyorsunuz!” diyerek sınıftan çıktım.
“Ekrem Bey, bir sorun mu var?”
“Yoktur bi şeycik.”
Şaşkın bakışlarını yüzümden alamayan kadınla kısa bir süre göz göze geldik. Ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi. Yanındaki küçük kızın başını okşadım.
“Adın ne bakalım senin?”
“Asiye.”
Ekrem Bey, sınıfı bırakıp çıkmamdan hoşlanmamıştı.
“Hocam, siz dersinize dönün lütfen…”
“Çocuklar ne yapacaklarını biliyorlar Müdür Bey. İzin verin, hanımefendi ile bir de ben konuşayım.”
Kadının yüzündeki şaşkınlık, hüzünlü bir ifadeye dönüşmüş gibiydi. Bu kez yüzüme bakmadan, dudakları titreyerek konuşmaya başladı.
“Asiye de resim yapmak istiyor. Arkadaşı buraya geliyormuş.”
Neşeyle omuzlarımı silktim.
“Gelsin tabii. Ne güzel.”
Müdür Bey, beni durdurmak ister gibi araya girdi.
“Ama gayıt tarihi geçti diyorum.”
“Müdür Bey, Asiye’yi alalım lütfen. Toplam 22 öğrenciyiz. Sınırımız 25 değil miydi?”
Müdür Bey’in yanıtını beklemeden Asiye’nin elini tutup annesine baktım. Yüzüme hiç bakmadan, “Ben burada beklerim.” dedi.
Asiye ile birlikte sınıfa girdik ama aklım annesinde kalmıştı. Neden öyle birdenbire ağlayacak gibi olmuştu? Küçük kıza dönüp, “Hadi bakalım, adını soyadını tahtaya yaz da hepimiz öğrenelim. Değil mi çocuklar?”
Bütün sınıf, “Evet öğretmenim!” diye bağırdı.
Küçük kız, elinden geldiğince düzgün harflerle adını soyadını yazıp kalemi, tekrar bana uzattı. Sınıfa dönüp, her zamanki işaretimi verdim. Çocuklar tahtaya bakarak hep bir ağızdan, “Aramıza hoş geldin Asiye!” dediler.
“Pekiii, Asiye nereye otursun çocuklar?”
Bu sorunun cevabını da ezberlemişlerdi.
“İstediği yere otursun öğretmenim.”
Asiye, gülümseyerek yan tarafa doğru kayan Kıbrıslı Ayşe’nin yanına ilişti. Ayşe, her zamanki gibi kıkırdadı.
Zil çaldı. Asiye’nin annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın, kapının yanında bekliyordu. Bakışları yerdeydi.
“Haftaya saat onda gelin lütfen.”
Evet, anlamında başını sallayarak, “Müdür Bey kaydımızı yaptı.” dedi.
Asiye, elindeki papatya resmiyle yanımıza geldi.
“Anneanne, bak ne yaptım!”
Şaşırma sırası bendeydi.
“Aaaa, ben kızınız sanmıştım!”
Boynunu bükerek, “Yok, torunum.” dedi.
Adımı söyleyerek elimi uzattım. Gözlerini kaçırarak, “Benim adım da Asiye.” dedi. Ses tonunda bir tuhaflık vardı. Bir şey söylememi bekler gibi kısacık bir an yüzüme baktı. Yanıt vermediğimi görünce torununun elinden tutup hızlı adımlarla uzaklaştı.
Başım ağrıyordu. Okuldan çıkar çıkmaz hiç bir yere uğramadan eve döndüm. Alelacele bir kahve yapıp pencerenin yanına gittim. Ayaklarımı uzatıp, sitenin önünden geçen kanalda arka arkaya ilerleyen küçük kanoları seyretmeye başladım.
Torunuyla aynı adı taşıyan Asiye Hanım’ın yüzünü, bir yerlerden anımsayacak gibiydim ama çıkaramıyordum. İstanbul’dan ya da annemin mahallesinden… Kim bilir?
Gece yatakta kitap okurken birden iğne batırılmış gibi fırladım. Nefes alamıyordum. Bu Asiye, o Asiye olabilir miydi? Tek başıma odanın içinde kendi etrafımda dönerek bağırmaya başladım.
“Aaaaa! Hayır olamaz!”
Ellerimle saçlarımı çekiştirmeye, karşımda birileri varmış gibi dövünürcesine konuşmaya başladım.
“Ama Asiye, ben seni çok aradım. Onca yıl karşıma çıkmadın. Şimdi bu gurbet elde… Böyle mi olacaktı?”
***
Asiye Trabzonluydu. Ortaokula başladığı yıl İstanbul’a gelmişlerdi. Sokağın sonundaki bahçeli küçük evde oturuyorlardı. Ben, köpeklerden çok korkuyordum. Okula birlikte gidip gelmeye başlamıştık.
“Hiç korkma onlardan da! Bir şey yapmazlar.” demiş; bana, köpekleri sevmesini öğretmişti.
Öğretmenimiz, Asiye’nin yersiz “da”larına çok kızıyordu.
“İstanbul Türkçesiyle konuşacaksınız Düzgün, tane tane ve yanlışsız. “Da” ne demek? Ne kadar ayıp? Bir öğrenciye yakışıyor mu?”
Zaten utangaç bir yapısı olan Asiye, öğretmen konuştukça yerin dibine giriyordu. Artık konuşmaya korkar olmuştu. Çocuklar alay etmeye başladıklarında gözleri dolu dolu bana bakar, âdeta yardım isterdi. Ben, onun sessiz çığlıklarını anlamamazlıktan gelir; hafifçe tebessüm ederdim. Bir kez bile ona destek olmamıştım. Çocuktum. Öğretmenin söylediği gibi, Türkçe’nin sadece İstanbul lehçesiyle konuşulması gerektiğine inanıyordum. Konuşamayanın cezalandırılması, tecrit edilmesi, aşağılanması normalmiş gibi geliyordu.
Bir gün teneffüste alay eden çocuklardan ayrılıp bir köşede ağlamaya başlamıştı. Yanına gidip azarlarcasına, “Sen de niye da diyorsun ki?” dedim.
Bütün masumiyetiyle, “Elimde değil ki. Böyle alışmışım.” demişti. En yakın arkadaşı bendim. Onu anlamam gerekirdi ama hayır. En küçük bir empati bile kuramamıştım.
“Benim de annem güzel konuşmuyor ama bak ben onu taklit etmiyorum. Ne güzel konuşuyorum değil mi?” diyerek alay eden çocukların arkasından yürüdüm.
Aslında içimde, gizli bir kıskançlık vardı. Asiye, bütün yazılılardan pekiyi alıyordu. Ama sözlülerde ağzını, bıçak açmıyordu. Bu yüzden bütün takdir ve teşekkürleri kaçırıyordu. O çok sevdiği köpeklere benzeyen bir yanı vardı. Ben, ona yardım etmesem de o, her ihtiyacım olduğunda elini uzatıyordu. Yardım istememe bile fırsat vermiyordu.
Herkesin bilmediği, sadece benim tanık olduğum bir yanı daha vardı. Tam bir kitap kurduydu. Ödevlerimizi, birlikte yapıyorduk. Bütün kompozisyonlarımı, nazlanmadan yazıyordu. Annemin okumam için verdiği kitapları da ona veriyordum. Bir çırpıda okuyup bana anlatıyor, ben de anneme anlatıp kurtuluyordum.
Birlikteyken ne çok gülerdik. Ama okulun kapısından içeri adım attığımızda Asiye, âdeta lâl oluyordu. Onun kaya gibi suskunluğunu, öğretmenlerimiz bile fark etmiyordu. Ben biliyordum ama onun o acınası durumunu, hiç önemsemiyordum.
En büyük hayâli, öğretmen olmaktı. Anlatırken gözleri, ışıl ışıl olurdu. Ben, ”Polis ol! Birlikte filmlerdeki gibi maceralar yaşarız.” diye huysuzluk yapardım. O, “Ben tabanca sevmiyorum ki.” derdi.
Dört gözle, öğretmen lisesi sınavlarını bekliyordu. Başvurular başladığında o kadar heyecanlanmıştı ki dudağının kenarında uçuk çıkmıştı. Bir türlü idareden formları istemeye cesaret edemiyordu. Sonunda ağlamaklı hâline dayanamayıp, “Aman Asiye, sen de ne pısırıksın!” diyerek, bi koşu formları alıp getirdim ve sertçe sırasına bıraktım. Ona, ilk kez destek oluyordum. Onu da başına vura vura yapmıştım. Yine de bana sarılıp fısıldayarak teşekkür etmişti.
Özenle doldurduğu formları öğretmene verirken elleri titriyordu. Sınıf öğretmenimiz, formları alınca bir kaşını kaldırarak, “Asiye, öğretmenlik kolay mı sanıyorsun?” dedi.
Asiye, başını önüne eğmiş hiç konuşmuyordu. Öğretmenimize baktım. Yüzünde, alaycı, tepeden bakan bir tebessüm vardı. Ben de gülümsedim. Asiye, bizi görmemişti ama o gülümsemeyle nasıl bir suça ortak olduğumu yıllar sonra anladığımda yaşadığım eziklik, hep yüreğimde kalacaktı. Ölünceye kadar taşıyacağım o suç, gittikçe büyüyecekti.
“Bir öğretmenin Türkçesi kusursuz olmalıdır, değil mi Asiye?”
Bir suçlu gibi başını önüne eğmiş olan Asiye’nin ayaklarına, iki damla gözyaşı düştü.
O anda, “Ama öğretmenim, Asiye konuşurken da demiyor artık. Alay edilmekten korktuğu için susuyor ve sözlülerde hep zayıf alıyor.” diyebilirdim ama dememiştim.
İki hafta sonra sınava katılacaklar açıklanmıştı. İsimler tek tek okunurken Asiye, öylece, gözleri yerde sessizce bekledi. Son saniyeye kadar adının okunmasını umut ediyor gibiydi. Kim bilir o anda içinde nasıl bir fırtına kopuyordu. İsimlerin okunması bittiğinde neden sınava alınmadığını sormak şöyle dursun, başvurduğunu bile kimseye söyleyememişti.
Eve dönüş yolunda ben oynamak istiyordum ama o beni duymuyor gibiydi. Somurtkan hâline bakıp bakıp içimden, “Oh oldu sana!” demiştim. Yaz tatiline kadar Asiye’nin yüzü gülmedi. Zaten son senemizdi. Diploma törenine katılmamıştı, ben de gidip sormamıştım.
Yazlıktan dönüşte koşa koşa Asiyelere gittim. Onu çok özlemiştim. Ev bomboştu. İki sokak ötede oturan anneannesine koştum. Yaşlı kadın beni görünce biraz hüzünlü gülümseyerek, “Asiye, öğretmen okuluna girebilse yanımda kalacaktı. Yavrum, ağlaya ağlaya gitti.” dedi.
O anda içimde bir şeyler koptu. İlk kez ona karşı haksızlık ettiğimi hissetmiştim.
Gün geçtikçe Asiye’yi daha çok arar olmuştum. Dönmesini o kadar çok istiyordum ki sık sık anneannesine gidip soruyordum. Evlendiğini duyunca çok şaşırmıştım. Oysa hiç istemezdi evlenmeyi. Nasıl oldu da kabul etmişti ki!
Yıllar sonra Londra’ya geldim. Asiye, daima aklımın bir köşesinde arada bir kendini anımsatıyor, içimdeki pişmanlığın küllenmesine engel oluyordu.
Nasıl bir hayatı olduğunu, hep merak etmiştim. İçten içe bana kızmış mıydı? Ondan özür dilemeyi, beni affetmesini, o kadar çok istemiştim ki…
Şimdi böyle tam umudumu kesmişken, pat diye karşıma çıkmış; o, beni tanımış ama ben onu tanıyamamıştım. Yüreğindeki o çaresizliğe, yine yabancı kalmıştım…
Haber Kaynağı: //::www.londrapostasi.com