Bir varmış… Bir yokmuş” / Raziye Gökbudak
Hayat ne garip, öyle değil mi?
İnsan doğduğu andan itibaren bir koşuşturmanın içine düşüyor. Daha iyi bir gelecek, daha güzel bir ev, daha rahat bir yaşam için yıllarca çalışıyor, çabalıyor, didiniyor. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan mücadele, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürüyor.
Oysa bu uğurda çoğu zaman en kıymetli hazinemizden vazgeçiyoruz: Zamandan…
“Biraz daha kazanayım.” “Biraz daha biriktireyim.” “Emekli olunca gezerim.” “İleride rahat yaşarım.”
Derken yıllar usulca akıp gidiyor.
Kazandığımız servet büyürken, fark etmeden ömrümüz küçülüyor.
Uykumuzdan, sağlığımızdan, ailemizden ve sevdiklerimizden fedakârlık ediyoruz. Bir gün dönüp aynaya baktığımızda saçlarımızın ağardığını, bedenimizin yorulduğunu, dizlerimizin eskisi gibi taşımadığını görüyoruz. Ardı ardına gelen hastalıklar ise bize acı bir gerçeği hatırlatıyor.
Bir zamanlar “Sonra yaparım.” diye ertelediğimiz yolculuklar, yiyemediğimiz yemekler, kuramadığımız sofralar, sarılamadığımız insanlar artık elimizin uzanamayacağı kadar uzağa gitmiş oluyor.
Psikoloji bize, sürekli ertelenen mutluluğun insanı zamanla tükenmişliğe sürüklediğini söyler. İnsan sadece geleceği için değil, bugünü yaşayabilmek için de emek vermelidir. Çünkü hayat sadece yarına hazırlanmak değil, bugünü de hakkıyla yaşayabilmektir.
Sonra…
Bir gün ölüm kapımızı çalıyor.
Büyük emeklerle kazandığımız evler, arabalar, bankadaki paralar, makamlar ve unvanlar bu dünyada kalıyor. Biz ise sadece yaptığımız iyiliklerle, bıraktığımız güzel izlerle ve insanların kalbine dokunan davranışlarımızla anılıyoruz.
Kur’an bize şu gerçeği hatırlatır:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
Bu dünyada kalıcı olan ne servet ne de şöhrettir. Kalıcı olan; güzel ahlak, iyilik, merhamet ve insanların gönlünde bıraktığımız izdir.
Ne güzel söylemiş atalarımız:
“Mal sahibi, mülk sahibi… Hani bunun ilk sahibi?”
Övündüğümüz gençlik… Güzelliğimiz… Boyumuz… Posumuz… Arabamız… Evimiz… Paramız…
Hiçbiri sonsuza kadar bizim değil.
İşte insan, gerçeği en derinden o zaman anlıyor ve kendi kendine fısıldıyor:
“Bir varmış… Bir yokmuş…”
Elbette çalışacağız. Elbette kazanacağız. Geleceğimizi düşünmek de sorumluluğumuzdur. Fakat hayatı sürekli ertelemek, yaşamayı unutmak değildir.
Bugün annenizi arayın.
Babanıza sarılın.
Çocuğunuzla oyun oynayın.
Sevdiğinize onu sevdiğinizi söyleyin.
Dostlarınızla aynı sofrada bir çay paylaşın.
Sağlığınız yerindeyken gezin.
Gözünüz gördüğü sürece güzelliklere bakın.
Ayağınız yürüdüğü sürece yeni yollar keşfedin.
Çünkü yarının bize ait olduğunun hiçbir garantisi yok.
Hayat, nefes aldığımız kadardır.
Ömür; sürekli ertelemek için değil, sevmek, paylaşmak, üretmek ve güzellikleri yaşayabilmek için verilmiş en kıymetli emanettir.
Bu yalan dünyada hepimizin sahip olacağı tek kesin yer, nasibimize düşen bir mezar yeridir.
Geride bıraktığımız evler, arabalar, makamlar, servetler, övündüğümüz güzellikler ve sahip olduğumuzu sandığımız her şey bu dünyada kalacaktır. Biz de bir gün bu yalan dünyadan sessizce göçüp gideceğiz.
O gün ne bankadaki paramız, ne tapularımız, ne de makamlarımız bizimle gelecektir.
Yanımızda götüreceğimiz tek sermaye; yaptığımız iyilikler, dokunduğumuz gönüller, ettiğimiz dualar ve varsa işlediğimiz kötülükler olacaktır.
Bu yüzden birbirimizin kalbine yük değil, umut olalım. Kıran değil, onaran olalım. Ardımızda mal değil, güzel hatıralar bırakalım. Çünkü insanı ölümsüz yapan; sahip oldukları değil, gönüllerde bıraktığı izdir.
Unutmayalım…
Hayat bir gün… O da bugündür.
Sevmeyi yarına bırakmayın.
Affetmeyi yarına bırakmayın.
İyilik yapmayı yarına bırakmayın.
Çünkü dünya kimseye kalmadı. Bugün “benim” dediğimiz her şey, yarın bir başkasının olacaktır. Önemli olan; ardımızda kaç ev, kaç araba, ne kadar servet bıraktığımız değil, kaç gönülde güzel bir iz bıraktığımızdır.
Çünkü günün sonunda hepimizin hikâyesi aynı cümlede buluşacaktır:
“Bir varmış… Bir yokmuş…”
Raziye Gökbudak
2 Temmuz 2026 – Saat: 23:37