Çocuk Yazılarım 5 / Benim İlkokullarım | Hilmi Yavuz
Benim ilkokullarım! Evet, bu başlığı, sevgili Füruzan’ın ‘Benim Sinemalarım’ adlı kitabının adından esinlenerek koydum…
Ben ilkokula 1942-1943 ders yılında, Bursa’nın Orhangazi İlçesi’nde, kasabaya bir tepenin üzerinden bakan, merasim merdivenli taş mektepte başladım. Babam, Orhangazi’de kaymakamdı ve 2.Dünya Savaşı yıllarıydı. Mevhibe öğretmenin sınıfıydı birinci sınıf. Okuma yazmayı Mevhibe ‘öğretmenim’ öğretmiştir bana. Okumayı söktüğümde de,1942 yılı sonudur, üzerinde Atatürk’ün asker giysileriyle bir resminin bulunduğu kartpostal armağan etmişti. Kartpostalın arkasındaysa şunlar yazılıydı: ‘Birinci sınıftan Hilmi Yavuz, iyi okuduğu ve iyi yazdığı için armağandır. Öğretmeni Mevhibe.’ Bu kartpostalı hâlâ saklarım.
İlkokul un 2. ve 3. sınıflarını da Orhangazi İlkokulunda okudum. Sınıf arkadaşlarımdan sadece Orhangazi Hakimi Ahmet Tevfik Tunçok’un güzel kızı Doğdunur’u hatırlıyorum. O çocukluk ( ve ilk) aşkımdı benim… Bir de ‘Geçmiş Yaz Defterleri’nde anlattığım o kara kışta donma öyküsünü:
‘Ve kar yılıydı, diz boyunu buluyordu ve askerler vardı, toplar yokuş boyunca mevzilenmişlerdi, kara gömülmüş. Okula gitmek için o sabah evden çıkmıştım ve yokuş yukarı, karlara bata çıka tırmanmaya savaşıyordum. Çelimsiz, hattâ sıska, nanemolla bir çocuk. Okulun merdivenlerini gördümdü, yaklaşmış olmalıydım, merdivenlerin demir tırabzanlarını algıladım, o demirlere güzün, sarı ayvaları vurup parçalardık, gözüm kararmış olmalı, kara düştüm yumuşacık, çantam elimden kaydı, uykum gelmişti, uzandım. Uzaktan köpek sesleri mi duyuluyordu belli belirsiz. Daldım.
Uyandığımda evdeydim. Sobanın yanında, çırılçıplaktım, kalın tüylü bir Siirt battaniyesine sarmışlardı (…)
Topların başındaki nöbetçi erler görmüşler düştüğümü. Karda donmak üzereymişim eve getirdiklerinde…’
Savaş yıllarında idareciler arasında nakil ve tâyinler durdurulduğu için, Orhangazi’de neredeyse 7 yıla yakın bir süre kalmıştık. 1945 yılında savaşın sonra ermesinden hemen sonra, babamı, önce Rize’nin Güneyce ilçesine tayin ettiler. Valilik ya da en azından bir vali muavinliği bekleyen babam, bucaktan ilçe olmaya henüz yükseltilmiş olan Güneyce’ye gitmeyi kendine yediremedi;- sağlığı da pek iyi değildi zaten! Rapor aldı ve biz, Orhangazi’den İstanbul’a göç ettik ve Fatih’te,Çırçır’da, Fenerci Hüseyin Çıkmazı’nda babamın dayısının çocuklarının ahşap evlerine ‘misafireten’ taşındık. Koca üç katlı konak yavrusu evde, üç kardeş (babamın kuzenleri),aileleriyle birlikte kalıyorlardı. Bize de bir oda tahsis ettiler. O odada yaşadık.
Benim İstanbul’la ve tahtakurularıyla tanışmam, o evde yaşarken olmuştur. 1945-1946 ders yılında Fatih’te, o zamanki adıyla ‘40.İlkokul’da 4.sınıfa başladım. ( Okullar, numaralı olmaktan çıkınca, adı ‘Akşemseddin İlkokulu’ olmuştur.) Öğretmenlerden bir tek, matematikçi Şükriye öğretmeni anımsıyorum. Bir ayağı aksadığı için ve sanki öc alırcasına öğrenciler ona ‘topal Şükriye’ demekteydiler. ‘Öc alırcasına’ dedim, boşuna değil! Şükriye öğretmen notu kıt ve acımasız bir öğretmendi çünkü…
Sınıf arkadaşlarıma gelince, adlarını hatırladıklarımı yazayım: Ataman Sinanoğlu, Muhsin Sesigür ve Metin Altıparmak! Metin’le ‘nice yazlardan sonra’ ve 1957’den 60’lı yılların başlarına kadar devam eden bir arkadaşlığımız olmuştur.
O yıllarda İstanbul’daki ilkokulların adlarının belirli sayılarla anıldığını söylemiştim. Benimki 40. İlkokul’du, evet, ama Fatih’te elbette başka ilkokullar da vardı: Fatih Camii’nin hemen yanıbaşındaki taş mektep, belleğim beni yanıltmıyorsa, 5.İlkokul’du; Zeyrek’tekiyse, 54. İlkokul… İlkokullarda niçin numara verildiğini ve bu numaraların neye dayanarak verildiğine bir türlü akıl sır erdirememişimdir: Niçin bizim okul 40. İlkokul? Hangi gerekçeyle?
1946 yılı yaz aylarında, ben 5.sınıfa geçmişken babamın önce Çankırı’nın Şabanözü ilçesine atandığını öğrendik. Ankara üzerinden Çankırı’ya, oradan da Şabanözü’ne gittiğimizi hatırlıyorum. Onun dışında Şabanözü’ne ilişkin hiçbir şey yok belleğimde;- Şabanözü’nde çok az kaldık çünkü! Eğer yanılmıyorsam babam, Ankara’ya gitti; İçişleri Bakanlığı’nda yetkililerle ne görüştüyse, Şabanözü’ne döndükten çok kısa bir süre sonra, Samsun’un Terme ilçesine çıktı tâyini. 1946 yılı Ağustos’unun sonunda, o ortasından Yeşilırmak’ın kollarından birinin aktığı, ‘iki geçe’li ve dünya şirini Terme’deydik.
İlkokul 5.sınıfı, Terme’de okudum. 5. sınıfın meslekten sınıf öğretmeni yoktu. O yüzden de, öğretmenimiz, Ankara Hukuk Fakültesi’nde son sınıf öğrencisiyken birkaç dersten bütünleme’ye ( o zamanki adıyla, ‘ikmâl’e!) kaldığı için Terme’ye dönen İsmet Katar öğretmendi. İsmet öğretmenin babası davavekiliydi ve yazıhanesi, köprü’nün Çarşamba tarafında değil,Ünye tarafına geçişte, hemen soldaydı. Anlaşılan, o yıllarda, öğretmeni bulunamayan ilkokullara, üniversitelerin bütünlemeli öğrencilerinin ‘vekil’ sınıf öğretmeni olarak atanmaları sözkonusu olmaktaydı…
İsmet Katar öğretmen hem çok sert hem de eğlenceli bir hocaydı. Sınıf arkadaşlarımıza, arasıra, kendi düşürdüğü kafiyelerle beyitler söylerdi: Bana da , ‘Hilmi Yavuz, Hilmi Yavuz, pek sıska/ Ona kâr etmez gayrı, ne üfürük ne muska!’ diye takılır, ama biraz şımarırsak şamarı yerdik. ‘Kaymakamın oğlu’ falan diye taktığı yoktu İsmet öğretmenin! İlginçtir: O sınıftan da iki kız sınıf arkadaşımı hatırlıyorum. Hacı Kuzu’nun torunlarıydılar: Olcay ve Günay! Sanırım ikisine de âşıktım! Çocukluk aşkları işte;-unutulmuyorlar!
İlkokulu Terme’de bitirdim. Terme Halkevi’nin kitaplığı, benim kitaplığım gibiydi. Ve orada ‘kaymakamın oğlu’ olmanın ayrıcalığını, onlarca kitabı dur durak bilmeden okuyarak yaşadım.
Bir not: Herkesin çoğunlukla, sınıf arkadaşları aynıdır: Benim ilkokulun ilk üç sınıfındaki sınıf arkadaşlarımla, dördüncü ve beşinci sınıflardaki sınıf arkadaşlarım aynı kişiler değildir.
Şimdi düşünüyorum da, ilkokula başladığım 1942 Eylülünden bugüne tastamam 83 yıl geçmişken, belleğimin kuytularında hâlâ birer mücevher gibi duran o günlere dair hatıralarıyla bahtiyar bir insanım ben…