Çocukluk: Masumiyetin Kaybolan Yansımaları | Raziye Gökbudak
“Çocukluk, masumiyetin en berrak aynasıdır; büyüdükçe aynayı kaybeder, yansımaları özleriz.”
İnsan yaş aldıkça, çocukluğunu daha çok özlüyor. O günlerde bize sıradan gelen şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu, yıllar geçtikçe daha iyi anlıyoruz. Evimizin önünden çıkan “yağlı çamur”la yaptığımız hayvan figürleri, kaplar, kocaman kalpler… Çocuk aklımızla yeni bir icat yapıyormuş gibi heyecanlanırdık. İp atlardık; geçtiğimiz her engel sanki büyük bir zaferdi. Can oyunu oynardık; tuttuğumuz her “can” adeta bize yeniden yaşam sevinci verirdi.
Oysa okulun kapısından içeri daha ilkokulda adım atarken “Bitmez bu beş sene, bir mezun olsam,” derdim. Sonra ilkokul bitti, ortaokul bitti, lise bitti… Ama ailevi nedenlerden üniversiteye gidemeden “hayat okuluna” devroldum. Evlilik, çocuk, iş derken yaş oldu 47. Şimdi dönüp bakıyorum da, karpuz kabuğundan ip bağlayarak yaptığımız kaplumbağa ne güzeldi. Annemin kapı önünde yoğurt, ekmek ve kırmızı toz biberle hazırladığı sade ama enfes yiyecekler; ekmeğe sürüp yediğimiz salçalı ekmekler…
Şimdi her şey bol, ama aynı tat yok.
Bir çocuk ne kadar da masum aslında… Misafirlikte yeni doğmuş bir bebeği görünce anneme tutturmuştum, “Ben de kardeş istiyorum” diye. Bana “Git yağmurda, yol kenarında akan suda leğen tut; içine çocuk gelir, kardeşin olur” demişlerdi. Eve koşarak gidip kırmızı leğenimi almış, yağmurun altında sırılsıklam olana kadar beklemiştim. Misafirlikten dönen annem, beni görünce şaşırmış: “Neden bu haldeyim, bu leğen de ne?” diye sorduğunda, “Kardeş bekliyorum,” deyişim hâlâ kulaklarımda. Evin kadınlarının kahkahaları ise belleğimde canlı.
Ne kadar safmışız… Ne kadar tertemiz bir zihniyetimiz varmış… Söylenene inanır, hiç sorgulamadan uygularmışız. Ama işte çocukluk, elimizden sabun gibi kayıp giden bir dönem. Gittiğinde değerini anladığımız, bir daha geri gelmeyen bir hazine.
Bugün psikoloji bize gösteriyor ki çocukluk anıları, bireyin karakterini ve hayata bakış açısını şekillendiren en güçlü miraslardır. Sosyolojik açıdan baktığımızda ise o dönemdeki oyunlar, mahalle kültürü, dayanışma ve paylaşım duygusu; bugünün bireyci dünyasında yerini kaybetmiş durumda. Bizim için sıradan olan salçalı ekmek bile, aslında “az ile yetinmenin ve mutluluğu küçük şeylerde bulmanın” en güzel dersiydi.
Ama yine de içimde bir yerde o masum çocuk hâlâ duruyor. Bazen gözlerimi kapatıyorum; bana bakıp boncuk gözleriyle, elma yanaklarıyla gülümsüyor. Ve o gülüş, bana hatırlatıyor: Ne kadar büyürsek büyüyelim, içimizdeki çocuğu yaşatabildiğimiz sürece hayata masumiyet katabiliriz.
—
Hayat Dersi
Çocukluğumuz bize şunu öğretiyor: Mutluluk, imkânların çokluğunda değil; sadeliğin içinde gizli. Yoğurtlu ekmekte, ip atlamada, yağmurda bir leğenle kardeş beklemede… Bugün hayatın yükleri altında nefes almakta zorlanırken bile, içimizdeki çocuğa kulak verirsek yeniden gülümsemeyi öğrenebiliriz. Çünkü gerçek mutluluk, hiç kirlenmemiş bir kalbin hatıralarında saklıdır.
Senin içindeki çocuk sana ne söylüyor, hiç dinledin mi?
—
Raziye Gökbudak