Günün Kitabı | Alacakaranlıktaki Ülke | Ahmet Erhan | Değerlendirme: Nevin Koçoğlu
ALACAKARANLIKTAKİ ÜLKE’DEN İNSAN MANZARALARI
Güllerin açmadığı bir mevsimden yazıyorum ve koyu siyah bir yerlerden. Tarihin alnındaki kömür rengi çizgiden, zulmün burgacından. Ekmek almaya gidenlerin, ekmek kadar kaldığı yerden, “Vurmayın öldüm” diyene ölesiye vurulan yerden sesleniyorum, insanların ve katırların bedenlerinin birbirine karıştığı dağlardan, toprak damlardan savrulan ağıtların arşa yükseldiği genç ölüler ülkesinden. Terazinin iki kefesinin birbirine en uzak eğride durduğu ve acının gümrah sesinin kulaklarda yankılandığı Alacakaranlıktaki Ülke’den…
1 “Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay / Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede”
Kaosun fırtınaya dönüştüğü ülkeye tuhaf bir tedirginlikle düşüyor ay ışığı. Evlerin yüzünde siyah bir örtü, çiçekli perdelerin rengi solgun. Granit heykellere benziyor insanlar, kederli bellekleri gülümsemenin tarihini siliyor yüzlerinden. Şu kurumuş kanı kim unuttu ıssız kaldırımda, kim sarıldı acının kalbine? Yine gelecekler! “O nerede?” diye vuruyor kapı tokmakları, çürümüş ezgiler dilinin ucunda zillerin. Cinnet geçiriyor cellât. Elleri ve gözleri semaya bakıyor kadınların, kızılcık şerbetiyle yıkanmış yüzleri. Tanrı susuyor kalbim, sen söyle direngeçliğin şarkısını!
2 ” Saatin kaç olduğunu biliyor musun? / Ben anlayamıyorum gece mi yoksa gündüz mü?”
Siyah kartonlarla kapalı evlerin camları. Vadesi dolmadan yapraklar kopartılıyor her gün insan takviminden, geceye vuruyor ölümün şavkı. Zamanın yüzüne geçiriyor kadınlar tırnaklarını. Çocuklar sokaktan içeri çekiliyor titreyen ellerle, uğursuzluk deviniyor tedirgin yaşlıların oturduğu kahvehanelerin sıralandığı Arnavut kaldırımlı meydanda. Birkaç el silah sesi yankılanıyor boşlukta, meydan uğulduyor: “Terzi Hüseyin’i vurdular.”
Acının tözü.
3 “Nicedir akşam, bir kefen gibi geriliyor / Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.”
“Bu gece ay çıkmasa bari” diyor parkasının içine beyaz balıkçı yaka kazak giymiş delikanlı. Ay, rüzgârla haber salıyor bulutlara, “Bu gece daha da bir kara denmeli geceye!” Yaşam lanetli bir deccal, barbar, tiksinç, çürük. Birazdan bir çığlık gibi kusmak için duvarlara, sözcükler dönüp duruyor delikanlının döşünde. Uzaktan bir siren sesi, yakınlarda bir bekçi düdüğü, daha da sıkı sarılıyor yanındaki kıza. İki sevgiliymiş gibi sarmaş dolaş yürümeye başlıyorlar, “Şu köşeyi dönünce” diyor bıyıkları üst dudağını kapatan delikanlı. Küçük bir kutu çıkartıyor parkasının altından: “Tek Yol Devrim”
4 “Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın? / Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…”
Hangi boran attı beni bu kar şehrine, kar nahiyesine, sonunda kar köyüne..? Yastık altından topladığım anılarla gelmek isterdim çantamın ceplerinde, suya attığım deniz yıldızlarının hikâyesiyle, eli boş döndüğüm her balık avı sonrasındaki kahkaha sesleriyle, ya da tuttuğum her balık için “Balıkçıdan almadın değil mi?” sorusuyla… Ölüm deli bir rüzgâr, kanlı bir gömlek şimdi ülkemde. Güneşin kuzeyde olduğu yerden geçtim de geldim sadece çakal ulumaları duyulan bu yere. “Kitaplarımın avuç avuç külünden, uçurumların dibinden, kırılganlığın bahçesinden. Başka bir köye sürülen karımın gözyaşından, anama emanet yolladığım üç çocuktan. Sessizliğin sesi ürkünç, duvardaki gölgeler korkunç, insan nasıl oluyor da işkencecisini yanında taşıyabiliyor sürgün yerine? Zindanların dili söylesin ki ölüm kolay, zor olan vahşet. Sesimi tanımıyorum, sesimi tanımıyorum kederin duvarda yankılandığı her akşam, kendimi tanımıyorum.
5 “Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum / Kentin bitip tükenmeyen yollarında… / Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan”
Ölüm geri çekilmiyor sokaklardan. Erken bahar çiçekleri düşüyor toprağa, bir sevgili gibi öpüyorlar tuzlu ağzından ölümü. Körleşiyor sokaklar ölümün atlas ülkesinde, bir tutam çığlığa dönüşüyor kalbim. Kan rengi şafağa doğan güneş her gün mezarlıkta batıyor, bir toprak yığını, birkaç rakam, servilerin gölgesi… Çamur taşıyamaz oldu ayaklar. Bir de fotoğraflar mezarlığı var şimdi, kayıp etler- kemikler. Cumartesileri göğe bakan analar, acının gökteki yankısı. Gören görmüyor, gören anlatmıyor! Görmeyenin konuştuğu o yılancıl dil ve bizim çocuklar hâlâ ölüyor uçurum kenarlarında…
6 “Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini / Çiçeklerinin, kuşlarının adını birer birer ”
‘Sırtımı Toroslara yaslayıp, saçları yerlere değen salkım söğütün gölgesinden sesleniyorum sizlere; yüzümde ılgıt ılgıt Akdeniz rüzgârı, üstüm başım portakal kokusu, burnumda kekik, nane, peryavşan. Arıların uçuşmasına, dağ lalelerinin çiftleşmesine tanıklık ediyorum, martıların denize pike yapışına. Kaya korukları kadar direngenim, şu anason kokusu kadar uçucu. Harnup, zakkum, yasemin, begonvil… Dut ağacında kedi, yanımda Ayışığı, insan insana kardeş, kuşlar kadar özgür, hayat güzel dostlar.’ demek isterdim şayet öldürülmeseydi fidan dahi olamamış şıvgalar..
…